Ergenekon gölgesinde demokratikleşme (2)

Geçen yazımda, Ergenekon söylemi çerçevesinde, 'militarizme karşı demokrasi mücadelesi...

Geçen yazımda, Ergenekon söylemi çerçevesinde, ‘militarizme karşı demokrasi mücadelesi’ soylu kisvesi altında, otoriter siyasetlere nasıl mazeret bulunduğundan söz etmiştim. ‘Gizli eller’, ‘iktidara karşı komplo’, ‘provokasyon’ söylemi geldi, Tekel işçilerinin hak arayışını sindirmeye mazeret olmaya kadar dayandı.
Aklı başında kimsenin militarizmle mücadeleye, darbe, arbede girişimlerine karşı tedbirlere itirazı olamaz, ama Ergenekon söylemi, bundan ibaret değil. Bir yandan, mevcut otoriter siyaset anlayışına mazeret oluşturuyor, diğer taraftan yakın tarihi ‘temize çıkarma’ işine girişiyor, itiraz edilmesi gereken yanı bu! Diyorum.
Evet, yakın tarihimiz, Ergenekon söyleminin de yardımı ile yeniden yazılıyor. ‘Memlekette demokrasi adına ne yapıldıysa sağ siyasetler yaptı, sol köstek olmaktan başka bir şey yapmadı’, yeni siyasal ezber haline geldi. Liberal ‘solcular’ın büyük kısmı da, habire bu söyleme destek atıyor. Bu meyanda, İdris Küçükömer’in fevkalade sığ tezlerine bu
dönemde, bir kez daha, nur yağdı.
Bunlar bir yana, Ergenekon söylemi, yakın tarihi, bir komplolar tarihi olarak görme/gösterme işlevi görüyor. Bu anlayışa göre, sağ-sol çatışması da, Alevi-Sünni gerginliği de, hep birilerinin provokasyonunun neticesi. Birileri, masum gençlerin eline silah veriyor, sağcı, solcu aynı tezgâhtan idare ediliyor, karşı karşıya getiriliyor. Aslında bunlar kurmaca, sağ yok, sol yok, işçinin sorunu yok, emeğin mücadelesi yok, faşizme kayış yok, Sünnilerle Alevilerin sorunu yok, sahte şeyh yok, siyasi toplumsal savruluşlar, çatışmalar yok, sadece provokasyon var.
Bunları söyleyene, ‘derin devlet’i, karanlık işleri savunuyor ithamı yapılıyor. Daha doğrusu, bu kafada olanlarla yanı kefeye konulup, zan altında bırakılıyorsunuz. Oysa, tüm bu karalamalara aldırmadan, her şeyi provokasyonla, derin devlet operasyonu ile açıklamaya sonuna kadar karşı çıkmalıyız. Bu anlayış, 12 Eylül’le başlayan apolitikleştirme sürecinin
yeni ve çok daha vahim bir safhası.
Demokratikleşme adına tarihimizle hesaplaşmamız ve bu hesaplaşmayı eksiksiz ve kaçamaksız
yapmamız şart. Sağ siyaset geleneği, siyasi tarihimizde olan bitenler açısından, kendi hesaplaşmasını yapmaktan kaçmak adına, olanı biteni derin devlet komplosuna yorup işin içinden sıyrılma çabasında. Bunu artık görelim.
Demokratikleşme adına geçmişimizle hesaplaşacaksak, her siyasi görüş, çevre ve meşrep kendi hesaplaşmasını yapmak zorunda. Her şeyi, komplolar ve onun ötesinde, sol siyasetlerin toplumdan yabancılaşmasına, kör dogmalarına, vs. fatura edip, ‘kandırılmış gençlerin safça alet olması dışında’ sağ siyasetleri, o cenahta olanları, denklem dışında bırakmak, fazlasıyla kurnaz bir ‘geçmişi temize çekme’ faaliyetinden başka bir şey değil.
Yakın geçmişi konu alan TV dizilerinde bile bu hava hâkim. ‘Gecenin Kanatları’ adlı sineme filmine ilişkin yorumlar arasında Cüneyt Cebenoyan’ın, filmin apolitikleştirici mesajına dikkat çektiğini gördüm (Hürriyet, 8 Aralık 2009). Yakın tarihi kurcalama adına yola çıkan tüm yapımlara, eleştirel gözle bakmanızı tavsiye ederim. Gözü kapalı, bir ezberden diğerine geçen, eleştirel gözünü yitirmiş bir toplumda demokrasi ufukta gözükmüyor.
‘Solcular da sağcılar da bu ülkenin çocukları, kim bunları bir birine düşürdü?’ zırvalığı ile geçmiş sorgulaması yapılmış olmaz. ‘Aleviler ve Sünniler yan yana kardeş kardeş yaşıyorlardı, neler oldu bize?’, ‘her kötülüğün anası CHP Alevileri rehin aldı, Aleviler Stokholm sendromu içinde, kendilerini esir alanlara tapınmaya başladı’ kafası ile bu ülkede geçmişte neler olduğunu anlamamız imkânsız. Geçmişte neler olduğunu doğru dürüst anlayıp, dinlemeden de demokratik bir gelecek ufku kurgumak mümkün olmayacak. Bunu anlamak bu kadar zor mu?