Güç olsun, geç olmasın

Kürt meselesi üzerine yazmak için çok zor bir zaman. 'Geç olsun güç olmasın' denir, biz tersine çevirelim, güç olsun geç olmasın.

Kürt meselesi üzerine yazmak için çok zor bir zaman. 'Geç olsun güç olmasın' denir, biz tersine çevirelim, güç olsun geç olmasın. Kuşdili ile konuşa konuşa bu noktaya geldik, gelinen noktada, tüm yükü, şiddet kullanan bir siyasi hareketle şu veya bu şekilde bir bağlantısı olan siyasi partiye, onun Meclis'teki temsilcilerine yıkmanın hiçbir anlamı ve faydası yok.
Bu ülkenin demokratları, sol ve sağ liberalleri, şiddete dayalı politikayı zamanında sorun etmediler, görmezden geldiler. Şimdi, Kürtlere dönüp, 'Halledin bu meseleyi' demek haksızlık.
Ne yazık ki, bu ülkede 'demokrat' olmak mesuliyetsizlik şeklinde tezahür ediyor. Kürt meselesi hiçbir zaman sadece 'kültürel haklar' meselesi değildi. Ötesini tartışmak hiç kimsenin işine gelmedi. Kürt meselesini yok sayanlar, konuyu zaten 'Yok böyle bir mesele' deyip kestirip attı, diğerleri de, 'Var böyle bir mesele ama bu mesele demokrasi mücadelesi başka bir şey değil' demeyi kolay buldular.
Eminim, Türkiye'nin tüm Kürtleri, milli projeler peşine düşmüş değildir, milliyetçi yanı ağır basan çevrelerde bile farklı görüşler vardır, ama Kürt meselesi en az 20 yıldır milliyetçi bir istikamette ilerliyor. Görebildiğim kadarıyla, Kürtler adına siyaset yapanlar da, bu istikametin nihai hedefi konusunda net bir görüşe sahip değiller. Ama, Kürt meselesini demokratikleşme ile çözeceğine inananlar, bu milliyetçi istikâmeti birazcık dahi olsun dikkate almaktan bucak bucak kaçtılar. Kürtlerin, 'Ayrı devlet istemiyoruz, ama bu ülkede iki kurucu unsurun Türkler ve Kürtler olarak tescil edildiği bir düzenleme istiyoruz' tezi, doğru dürüst tartışma konusu olmadı. Yine, Kürtçenin eğitim dili olması talebinin bir uluslaşma adımı olduğu bir türlü açıkça ifede edilemiyor. Etnik gruplar, hatta bazen dini gruplar uluslaşma talebi içine girebilir, bu yönde demokratik bir mücadele de verebilir. Bu çaba karşısında, 'Ne hadlerine, olmaz öyle şey' diyenlerin dışında, kim ne söylüyor hâlâ belli değil. Bu sisli ortamda, işler zora girince, 'Türk' aydınları, demokratları 'Ama artık ayıp ediyorsunuz, bizden bu kadar' deyip sıyrılmayı marifet, ilkelilik sayıyor.
Bu ülkede Kürt meselesi bu noktaya geldiyse, bundan ne sadece 'devlet' ve resmi politikalar ne de sadece bu sorunun çerçevesinde siyaset yapan Kürt vatandaşlar, aydınlar sorumlu. Hepimiz sorumluyuz. DTP veya daha önce kapatılan siyasi partiler ile PKK arasında ilişki olduğunu bilmeden mi, demokrasi panellerine katılıyor, bu insanların demokratik taleplerine destek veriyordunuz/veriyorduk?
Evet, PKK ile ilişki, DTP'lilerin diplomatik dilde ifade ettikleri gibi, dağa çıkan çocukların bölgenin insanlarının çocukları olması ile, doğal biçimde başlıyor. Sadece DTP değil, o bölgede siyaset yapanların tümü, bu gerçeği göz ardı etmez, edemez. Bu onları sorumluluklarından kurtarır, mazeret teşkil eder mi? Tabii ki etmez, ama karşılarına geçip, 'Halledin bu meseleyi' demekle iş bitmiyor. Şiddetle politika yapmak konusunda onlara soru sorulması gereken zamanda bu soru sorulmadı, tam tersine, öncelikle, 'şehitler üzerinden' siyaset yapmak hedef alındı. Şimdi, bu soru bu dar zamanda, köşeye sıkıştırmak için sorulacak soru değil. Kürtleri, onlar adına siyaset yapanları köşeye sıkıştırmak hiçbir şeyi halletmeyecek.
Güç olsun geç olmasın. Değil 15 insanın canı, bir kişinin bile canı, değil canı, mayında kopan kolu bacağı hatta parmağı ardından konuşmak zor. Ama, ya Kürt meselesini, büyük aktörler açısından siyasi manevra, burjuva entelektüelleri açısından siyasi gösteri alanı yapmaktan çıkarıp, toplumsal barışının gerçek temellerini atabileceğimiz şekilde yeniden kuracağız, bu konuda sonuna kadar samimi olacağız ya da herkes için çok geç olacak.