Güney Afrika sadece futbol değil!

Genelkurmay Başkanı'nın röportaj skandalı, bu ülkenin çivisinin ne kadar çıkmış olduğunun en son göstergesi...

Genelkurmay Başkanı’nın röportaj skandalı, bu ülkenin çivisinin ne kadar çıkmış olduğunun en son göstergesi, daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Mesele artık asker-sivil ilişkisinin makul bir demokraside ne çerçevede olması da değil, düpedüz kurumların, kavramların altüst olması. Bu altüst oluştan nasıl düze çıkacağımız da fazlasıyla meçhul!
Bu koşullar altında, beni en çok kaygılandıran hususlardan biri, bu tür altüst oluşların sonunun, bazılarının sandığı gibi, her zaman selamet olmayacağı. Otoriter, yarı otoriter yapıların çözülüşünün her zaman daha fazla demokrasi ile sonuçlanmayabileceğini düşünmek zorundayız.
Dünya Futbol Kupası’na ev sahipliği yapan Güney Afrika, bize çok uzak bir örnek gibi gelebilir, ama hazır bu kadar gündemdeyken, yakın geçmişte orada neler olduğuna bir göz atmak, bu çerçevede, zihin açıcı olabilirdi. Ne yazık ki, bu etkinlik vesilesiyle, yolu Güney Afrika’ya düşen gazetecilerimizin bir kısmı gezi yazısı ile yetindiler. Büyük Türk demokratlarından biri hâlâ oradan yazıyor, ama sadece futbol yazıyor. Aslında, orada bulunmaya da gerek yok, hazır Güney Afrika gündemdeyken, keşke gazetelerde siyasi değerlendirme  ve haberler de yer alsaydı. Zira, Türkiye’de daha fazla demokrasi istiyorsak, sadece Türkiye’yi değil, yeryüzünde olan biteni dikkatle izlemek durumundayız.
Malum, 16 yıl öncesine kadar Güney Afrika, zaman tünelinin gerisinde, ırkçı bir rejimle yönetiliyordu ve bu tünelden bir şekilde kansız bir dönüşümle çıktı. Liderliğini Nelson Mandela’nın
yaptığı siyahların mücadelesiyle dış baskılar, bu dönüşümü mümkün kıldı. Tüm dünya ‘müzakereli devrim’, adını verdiği bu türden dönüşümlerden biri olan Güney Afrika örneği ile yakından ilgilendi.
Ancak, sonrasında neler olduğu o kadar ilgi çekmedi.
Mandela’nın Güney Arfika’nın siyaset sahnesinden dünya sahnesine kaçması sonrası, yolsuzluklar veya son Başkan’ın çokeşliliği gibi olaylarla gündeme gelen Güney Arfika, Futbol Kupa’sı öncesi, nisan ayı başında, ırkçı beyaz bir siyasetçi olan Terre Blanche’ın öldürülmesiyle yeniden tartışma konusu oldu. Bu olayın ardından bazıları, Güney Afrika’da, beyaz ırkçı rejimin yerini, siyah ırkçı rejimin aldığını iddia ettiler. Blance’ın öldürülmesi ardından ANC (Afrika Ulusal Kongresi Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanı Malema’nın dilinden düşürmediği, beyazları öldürmeye teşvik eden şarkısı (‘kill the boer, kill the farmer’) ve Zimbabwe’nin otoriter lideri Mugabe ile muhabbeti, bir kez daha tartışmaların merkezi haline geldi.
Diğer taraftan, 1994’ten beri 3 binin üzerinde beyaz çiftçinin öldürülmesi bir yana, yeni rejimin tek partiye dayalı otoriter yapısı ve kötü yönetimi, ülkenin gidişatına ilişkin umutları karartmaya devam ediyor. Yani, olay sadece ‘siyah ırkçılığı’na savruluş değil, rejimin dönüşümü ardından sadece küçük bir siyah grubun aşırı zenginleşmesine karşın, nüfusun çoğunun yüzde 40’lara varan işsizlik oranı ile çok kötü koşullarda yaşamaya devam etmesi. Asayiş ortamının sağlanamaması sonucu, her yıl çoğunluğu siyah olan 18 binin üstünde insan öldürülüyor. İnsani Gelişim İndeks’inde (UNDP) Güney Afrika, 182 üye ülke arasında 129 ve dünyanın en ‘eşitsiz’ ülkelerinden biri.
Kısacası, Güney Afrika birçok bakımdan aşırı bir örnek olabilir ama dünyada buna benzer bir çok kaygı verici gelişme yaşanıyor. Kafa yormadığımız, çaba sarfetmediğimiz sürece tarih, insanlığa daha parlak bir gelecek vaat etmiyor. ‘Değişim’ dediğimiz şey, başlı başına ‘iyi’ diye kestirip atacağımız bir şey olmak zorunda değil. Geleceğimizin daha parlak olması, sadece ‘daha iyi’sini istemek ve temenni etmekle mümkün olmuyor, geleceğimiz, bununla yetinmeyip, daha iyisini kurgulamak için azami kafa yorup, çaba sarfetmemize bağlı. Türkiye’nin geldiği noktada bu gerçeği bir kez daha hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum.

Not: AKP Genel Başkanı Hüseyin Çelik’in tarihi bir benzetmeden yola çıkan sözlerini tartışmaya açtığım salı günkü yazım üzerine, Çelik beni arayarak, benzetmesinin, benim tartıştığım çerçevede söylenmediğini ifade etti. Kendisi de bir akademisyen ve tarihçi olan Çelik’in konuya düz bir komplo çerçevesinde bakmadığını tahmin etmem zor değil.
O nedenle, ben de, benim kendisinden ziyade, bu benzetmenin birçokları nezninde komplocu bir çerçevede algılanmasını sorun olarak gördüğümü izah etmeye çalıştım. Daha uzun boylu konuşmak üzere sözleştik. Tartışmayı ciddiye alma özeni ve nezaketi gösterdiği için kendisine teşekkür ederim.