Her derde deva tarih

Malum, tarih her iddiayı, tezi onaylayacak veya çürütecek örneklerle doludur. O nedenle bir tarih ve fakat bir sürü farklı tarih yazımı vardır.

Malum, tarih her iddiayı, tezi onaylayacak veya çürütecek örneklerle doludur. O nedenle bir tarih ve fakat bir sürü farklı tarih yazımı vardır. Okullarda öğrendiğimiz resmi tarih bir süredir sorgulanmaya, eleştirilmeye başlandı. Bu, kuşkusuz geçmişi daha farklı açılardan anlamak açısından önemli bir gelişme. Ancak, geçmişi anlamak, bugünün meselelerini tartışırken geçmişe müracaat etmek konusunda titizleneceksek, resmi tarih kadar karşı tezlerin de adamakıllı sorgulanması gerekiyor.
Ben öteden beri, resmi tarih karşısında gelişen ve daha ziyade sağ-muhafazakâr çevrelerde itibar edilen alternatif tarih anlayışının da tartışma konusu edilmesinin önemine inanırım. Aslında, bu tarih anlayışı sistematik bir bütün oluşturmuyor ama kendine has bir gelenek oluşturmuş vaziyette. 1950'lerde çok partili hayata geçişle birlikte başlayan Cumhuriyet'in resmi görüşüne karşı eleştirel yaklaşımlar çerçevesinde gelişen bu geleneği çalışmayı hep istedim. Ancak vakitsizlikten bu isteğimi gerçekleştiremedim, şimdilerde ilgili bir öğrenci bulup bu konuda doktora yaptırmaya ikna etmeye çalışmakla yetiniyorum.
Tüm bunları tekrar gündeme getirip karşınıza çıkarma nedenim, geçtiğimiz günlerde Ali Bulaç'ın Zaman gazetesinde yazdığı iki yazı (17-19 Kasım). Bulaç, bu yazıları, Suudi Arabistan Kralı'nın ziyareti ertesinde çıkan eleştirilere cevaben yazmış, bunu yaparken tarihe müracaat etmiş. Kısaca, "Bizde Araplara karşı yakın tarihten kaynaklanan bazı önyargılar, komplekslerden dolayı bu eleştiriler çıkmıştır" diyor. Araplara ve dahası kendi geçmişimize, kültürümüze karşı komplekslerimizden, bunların sonuçlarından benden çok şikâyet eden olmasın. Bu gazetede ve başka yerlerde Arapçanın ikinci dil olması gerektiğini bile yazmış biriyim. Ancak, hem Bulaç'ın söz konusu ettiği eleştiriler sadece Arap alerjisinden kaynaklanıyor değil, hem de Bulaç, tarihe müracaat ederken, sıklıkla yukarıda sözünü ettiğim alternatif tarih geleneğinin zaaflarını bolca sergiliyor.
Diyor ki, Osmanlı son dönemde, yani modernleşme sürecinde ümmet bilincini kaybetti, kavim bilinci öne çıktı, o nedenle eskiden barış içinde yaşayan unsurlar birbirine girdi, dahası Batı'nın oryantalist yaklaşımını, bu süreçte Türkler de Araplara yansıtmaya başladı. Bence bırakın Araplara yansıtmayı, Türkler hâlâ kendilerine bile bu oryantalist bakışla bakmaktan kurtulmuş değiller. İşin o tarafı ayrı. Ama, hal böyle diye, geçmişi sorunsuz bir gül bahçesi diye anlamanın ve anlatmanın âlemi yok. Zira, geçmişi böyle anlarsak, bugünü de eksik, aksak kavrıyoruz.
Şimdilerde, muhafazakârların seçkin bürokratik kadro, devlet ve millet ikiliği diye dillerine doladıkları ve tüm siyasi analizlerini dayandırdıkları sığ söylem, her vesileyle yine sığ bir tarih söylemi ile destekleniyor. Konu bu nedenle de çok önemli.
Bulaç diyor ki, "İttihatçılar ile geleneksel Osmanlı arasında neredeyse hiç benzerlik yok." Sonra da diyor ki, "1442 Buçuktepe isyanından beri zaten yönetimin esasını teşkil eden 'devşirme bürokrasisi' pardişahla Osmanlı tebaasına karşı gardını almış vaziyette idi." Bu demek oluyor ki, bu 'geleneksel Osmanlı', her ne ise, 15. yüzyılın ortasında bozulmuş, peri padişahı ile halkı arasına kara kedi gibi girmiş. Yıllar ve hatta yüzyıllar böyle geçmiş, hâlâ aynı sorunla boğuşuyoruz.
Bakın, böyle bir tarih anlayışı ile ne geçmişi anlarsınız, ne de bugünü anlamaya çalışırken ufkunuz genişler. Olsa olsa bugünkü sığ yorumlarınıza destek veren sığ bir tarih yazmış olursunuz.
Dahası, Bulaç, hem Araplara karşı önyargılı tutumun ırkçılığından şikâyet ediyor, hem de Osmanlı'da bozulma dönemini irdelerken İttihatçıların bölge, toplum ve bu arada 'etnik kökenleri' ile bürokratik konum ve politikları arasındaki ilişkilere işaret etme gereği duyuyor. Olanları, İttihatçıların Balkan, Kafkas kökenleri ile açıklamaya kalkıyor. Yine de şükür, zira sağ-muhafazakâr tarih geleneği, yakın zamana kadar, İkinci Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e tüm gelişmeleri, Selanik-dönme ekseninde açıklardı. Demek ki, süreç içinde ve belki medeniyetler diyaloğu söylemi icabı, Selanik-dönme konusu bir yana bırakılmış. Bence iyi de olmuş, ama yine de tarihe müracaat amacımız olaylara daha geniş açıdan bakmaksa, daha donanımlı ve daha samimi olmaya gayret gösterelim diyorum.