Hızlı bir Ortadoğu turu

Geçtiğimiz felaket haftasının ardından dış politika yazısı yazmak neredeyse yakışıksız kaçacak, ama bu feci hafta ve doğrusu onun öncesinde Türkiye dışındaydım.

Geçtiğimiz felaket haftasının ardından dış politika yazısı yazmak neredeyse yakışıksız kaçacak, ama bu feci hafta ve doğrusu onun öncesinde Türkiye dışındaydım. Önce, Lübnan’daydım, sonra hemen ardından, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Mısır, Ürdün ve İran’ı kapsayan Ortadoğu turuna katıldım.
Davutoğlu’nun dış politika yaklaşımını ve özellikle Ortadoğu girişimlerini başından beri ilgiyle izlemeye çalışıyorum. Danışmanlığı esnasında, Ortadoğu ülkeleriyle yakın ve dengeli politika yaklaşımını, Batı dünyasından kopmak ve hatta ‘maceracılık’ olarak yorumlayanlar vardı. Daha sonra, Batı dünyasında hâkim yaklaşım, bu çizgiye yaklaştı. Örneğin, Suriye ile dışlama yerine, diyaloğa dayalı politika benimsendi. Türkiye’nin tutumu, sistem dışı olmak bir yana, uluslararası sistemin benimsediği yaklaşım haline geldi.
Davutoğlu, bu kez, Türkiye’nin, üyesi olmadığı ama yakın ilişki kurmaya başladığı Arap Ligi’ne davetliydi. Dahası, Suriye-Irak arasında artan gerilim, sorunun çözümünü hedefleyen dörtlü toplantıya katıldı. Bu inisiyatifi, Arap dünyasında, ‘Araplar arası sorunların çözümünde, Türkiye Arap ülkelerinin önüne geçti’ şeklinde yorumlayanlar oldu. Davutoğlu, yaptığı açıklamalarda, Suriye-Irak sorunu ve benzer konularda, artık bu yaklaşımın terk
edilmesi gerektiğini net bir şekilde izah etti. Maalesef, bu yaklaşım henüz Türkiye’de de iyi anlaşılabilmiş değil. Sınır komşumuz olan ve gelişmelerin bizi doğrudan ilgilendirdiği iki ülkeye ilişkin konuların bile bizi neden fazlasıyla ilgilendirmesi gerektiği hususunu kolayca atlayabiliyoruz.
Diğer taraftan, ben, Ortadoğu’da mevcut tablo ve Türkiye’nin oynayabileceği rol konusuna Davutoğlu kadar iyimser bakamıyorum. Ortadoğu’da mevcut tablonun sürdürülemez olduğunu teslim etmek gerek. Bunun ötesinde, azami iyimserlikle aktif katkı anlayışını desteklememek mümkün değil. Ancak belli ki, bu zor bir süreç olacak. Bakın Lübnan’da tüm çabalara rağmen, siyasi kilitlenme aşılamadı. Seçimlerden sonra geçen üç buçuk aydır hükümet kurulamıyor. En son, hükümeti kurmakla görevlendirilen Saad Hariri görevi bırakmak durumunda kaldı. Aslında Suriye-Irak geriliminin bir ucunda yine Lübnan’daki hükümet krizi var. Suriye’ye, Lübnan’da Hariri’nin kurması beklenen hükümete yeterince destek vermediği için de baskı yapıldığı biliniyor.
Daha önemlisi, bizim Ortadoğu turumuzun son durağı olan İran konusunda yaşanan kilitlenme.
Aslında İran, Ortadoğu’da yaşanan hemen hemen tüm gelişmelerin kilit noktası ve fakat Obama’nın İran ile diyalog siyaseti şimdiden sözde kaldı.
Batı merkezli uluslararası sistem, İran’a karşı yaptırımları ağırlaştırma siyaseti istikâmetinde ilerliyor. Bu gidişat, Türkiye’yi fazlasıyla zorlayacak. Umarım, özellikle İran konusunda, Davutoğlu’nun denge ve diyalog siyaseti karşılık bulur. Ama her durumda, Ortadoğu yine zor bir kış geçirecek gibi görünüyor.