İkinci Cumhuriyet

Bu tartışma, Özallı yıllarda başlayıp, 90'ların başında gündem oluşturmaya başladı. Cumhuriyetçi geleneğe sadık kesime göre, 'İkinci Cumhuriyet'ten bahsetmek bile, Cumhuriyet'i yıkmaya azmetmek gibi bir şeydi, hâlâ öyle.

Bu tartışma, Özallı yıllarda başlayıp, 90'ların başında gündem oluşturmaya başladı. Cumhuriyetçi geleneğe sadık kesime göre, 'İkinci Cumhuriyet'ten bahsetmek bile, Cumhuriyet'i yıkmaya azmetmek gibi bir şeydi, hâlâ öyle. İkinci Cumhuriyet tartışmasını başlatanlar ise, bir tür restorasyondan veya revizyondan bahsediyorlardı. Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren, iki konuda oluşan gerilimle karşı karşıya idi. Birincisi, laiklik ilkesi ve uygulaması dolayısı ile dindar toplumda oluşan rahatsızlıkların yarattığı gerilim. İkincisi, ulus-devlet tanımı içinde, istedikleri gibi yer bulamayan Kürtlerin memnuniyetsizliğinin yarattığı gerilimdi. İkinci Cumhuriyet tezi, bu gerilimleri dikkate alan bir revizyonu talep ediyordu.
50'li yıllarda çokpartili hayata geçiş ve sağ-muhafazakâr iktidarlar üzerinden, dindar kesimle kısmi bir uzlaşma zemini yakalandı. Ancak, zaman içinde bu uzlaşma gerçek bir toplumsal barış zeminine oturamadı. Halen, başörtülü kızların üniversiteye girememesi, meslek sahibi kadınların mesleklerini icra etmeleri önündeki engeller, bu sorunun devamının en iyi göstergeleridir. Diğer taraftan, Kürt meselesinde hemen hemen hiçbir ciddi uzlaşma zemini yakalanamadı. Nedenler üzerine sonsuza kadar tartışabiliriz, ancak sonuç meydanda.
Tartışmalar bir yana, seçim sonuçları, İkinci Cumhuriyet'in adının telaffuz edilmeden sandıktan çıktığını gösteriyor. Bu çıkışın nasıl bir restorasyon gerçekleştireceğini hep birlikte göreceğiz. Ben, sorunsuz, gerilimsiz bir geçişin gerçekleşebileceğini sanmıyorum, bu sancılı bir dönem olacak. Umudumuz, bu sancının katlanılabilir, kolaylıkla geride bırakılabilir bir şekilde yaşanması olabilir. Tüm bunları daha uzun süre konuşacağız.
'Peki, madem bu kadar geniş görüşlü ve geniş yüreklisin, bunca zaman İkinci Cumhuriyet tezlerine neden yakın durmadın?' diye sorabilirsiniz. Katı laiklik ve ulus-devlet anlayışını eleştiren biri olmama rağmen, bu tezlere yakın durmadım, hâlâ da durmuyorum. Zira, bu restorasyon taleplerinin bir de, Türkiye'nin neo-liberal/emperyal yeni dünya düzenine eklemlenmeye ilişkin bir ayağı var. Siyasal açıdan demokratikleşmeye ilişkin özlemlerle örtüşen talepler, yeni dünya düzenine sorgusuz sualsiz biat etme tavrı ile birlikte yürüdü. Bu noktada, tam da, Tayyip Erdoğan'ın geçmişte düşündüğü gibi düşünüyorum. Bakın Erdoğan, 1993'te, konuya ilişkin ne demiş:
'Ne yazık ki, Türkiye'de değişim talepleri 'yeni dünya düzeni' talepleri ile paralellik içindedir.
Bu bir nakısadır. Çünkü yeni dünya düzeni uğruna ölünecek bir hülya değildir. Dünya egemen sisteminin bulaştığı bir patronaj biçimidir' (Röportajlar: Metin Sever/Cem Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Ankara: Başak Yayınları, 1993, s. 428)
Gördüğünüz gibi, söyledikleri hiç yabana atılacak şeyler değil. 'O bile fikrini değiştirdi, sana ne oluyor' diyebilirsiniz de, bu bakış ona özgü bir bakış değil, sadece onun da bunları seslendirmiş olması ilginizi çeker diye düşündüm. Yeni dünya düzeninin yeminli savunucularının iddia ettiği gibi, insanlar her zaman, dünya hakkında bilgi ve görgüleri arttığı için fikir değiştirmiyor. Birçok durumda, eskiden karşı durdukları patronaj ilişkilerine farklı nedenlerle teslim oluyorlar. AKP'nin değişim hikayesi kısmen, bu teslimiyetin hikâyesidir. Türkiye'de İslamcılığın Refah çizgisinden AKP'ye geçişi, demokrasi açısından kazanım olabilir, ama hiçbir yönüyle sorgulanmayacak bir süreç değildir. AKP böyledir de, diğer siyasi partiler bu patronaj sistemininin ne kadar uzağındadır diye sorabilirsiniz, sormalısınız, sormalıyız. Hiç olmazsa, bunlar demokrasi adına bir yolu açıyor diyebilirsiniz, o halde yine Erdoğan'ın üslubuyla bitireyim. Bu değişimi, ne karalar bağlayıp yas tutulacak ama ne de uğruna zil takılıp oynanacak bir hülyanın gerçekleşmesi olarak görmüyorum.