İran'da son durum

Geçen haftayı, bir grup gazeteci ve yazarla İran'da geçirdim. Türkiye'de, </br>İran denilince akla ABD'nin 'muhtemel' saldırısı geliyor. Geçen ay boyunca, burada katıldığım tüm toplantılarda...

Geçen haftayı, bir grup gazeteci ve yazarla İran'da geçirdim. Türkiye'de,
İran denilince akla ABD'nin 'muhtemel' saldırısı geliyor. Geçen ay boyunca, burada katıldığım tüm toplantılarda, konu dönüp dolaşıp, 'ABD, İran'a saldırır mı?'nın ötesinde, 'Acaba ne zaman saldırır?'a geliyordu. İran'da, bu soruyu sorduğunuzda, herkes neredeyse fantastik bir soruyla karşılaşmış muamelesi yapıyor. Nitekim, geçen ilkbaharda yine bu kriz söz konusu idi ve ben yine İran'a gittiğimde bu havayla karşılaştığım için durumu yadırgamadım.
Benzer bir konumda değiliz, ama İranlılar da bizim gibi, daha ziyade iç politika mevzularıyla meşguller. Herkes, mevcut hükümet politikalarını, ekonomiyi, özelleştirmeyi konuşuyor. Daha ziyade, dış politika konularının açıldığı görüşme ve sohbetlerde de, İran'ın barışçı nükleer enerji politikasındaki tutarlılıkları ve haklılıkları gündeme geliyor. Konu bizim için muğlak gibi görünüyor, ancak onlar açısından böyle bir durum söz konusu değil. Nitekim, İran Başkonsolosluğu, biz gazetecilere, 4 Ocak tarihli, nükleer enerji politikalarını net bir şekilde özetleyen bir bilgi notu göndermişti. Orada da, nükleer çalışmalarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın denetimine açık olduğu ve bu konuda bir sorunun olmadığı belirtiliyordu. İran'da, politik görüşü ne olursa olsun, hatta rejimi eleştiren insanların bile bu konuda mutabık olduğu izlenimi edindik.
İran'da, dış politika konusu açıldığında, öne çıkan, daha ziyade, Ortadoğu'daki son durum. Irak, Filistin ve Lübnan'daki gelişmeler gündemde. Ahmedinecad'ın, hafta sonu yaptığı Suudi Arabistan gezisi çok önemseniyor. İran ve Suudilerin görüşmelerinin, bölgeye istikrar gelmesi ve özellikle Sünni-Şii çatışması tehlikesini önleme açısından hayati öneminin altı çiziliyor. Bu, tabii, İran'ın bölgesel güç konumunun vurgulanması açısından çok önemli, onlar da doğal olarak, bu konuyu öne çıkarıyorlar. Bölgenin geleceği açısından, İran'ın marjinalleştirilmesi, yalnızlaştırılması veya köşeye sıkıştırılmaya çalışılmasına karşılık, bölge barışı ve istikrarı açısından, İran'ın rolünün önemini hatırlatıyorlar.
Türkiye-İran ilişkileri, Türkiye'den gelen bir gruba doğal olarak verilecek dostluk mesajlarının ötesinde, önemseniyor. Özellikle Irak'ın toprak bütünlüğü çerçevesinde, bu iki ülkenin çıkar birliğine sürekli vurgu yapılıyor. Diğer taraftan, malum, şu anda yine İran'da bir futbol takımının teknik direktörlüğünü yapan Mustafa Denizli'nin, bir televizyon programında söylediği gibi, İranlıların Türkiye'ye karşı muhabbeti, Türkiyelilerin İran'a karşı muhabbetinden fazla. Bu, resmi bir tavır değil, sokakta sürekli gözlediğiniz bir şey. Türkiye'yi ABD politikalarının peşine takmaya meraklı olanların sıklıkla öne sürdüğü,
'sinsi Fars milliyetçiliği'ne nedense ben hiçbir İran ziyaretimde tesadüf etmedim. Her ulus-devletin, resmi politikaları çerçevesinde, kendi çıkarlarını ön planda tutması gerçeği dışında, sinsi veya açık bir Türkiye antipatisinin hissedildiği hiçbir olaya ne ben, ne yakın çevremdeki kimse şahit olmuş değil. O nedenle, bu söylemin, politik bir propagandanın parçası olduğunu düşünmek daha açıklayıcı oluyor.
Tahran'dan henüz dün sabah geldiğim için konunun devamını, sonraya bırakıyorum. Her zaman yaptığımız gibi, bu gezide de araya sıkıştırdığımız turistik ve kültürel faaliyetlerden bahsetmeye, politik gündem pek izin vermiyor, fırsat olursa o konuya da değinmeye çalışırım, ancak kısaca, görmeyenlerin mutlaka İran'a gitmesini tavsiye ederim. Ortada savaş gerginliği falan yok, İran'ın kültürel turizm bölgeleri, başta İsfahan olmak üzere, özellikle de baharda, mutlaka görülmesi gereken yerler.