Kadın meselesi

Geçen hafta, çeşitli etkinliklerle kutlanan 'Kadınlar Günü' dolayısıyla, kadın tartışmalarına, yine, bir şekilde dahil oldum. Can Dündar'ın yürüttüğü (NTV) tartışma programına katıldım.

Geçen hafta, çeşitli etkinliklerle kutlanan 'Kadınlar Günü' dolayısıyla, kadın tartışmalarına, yine, bir şekilde dahil oldum. Can Dündar'ın yürüttüğü (NTV) tartışma programına katıldım. Bu derece çok boyutlu bir konuyu, ne bir programda, ne bir veya birkaç yazıda toparlamak mümkün değil tabii.
Belli başlı konulara değindik, bu arada meşhur 'siyasette kadın kotası' mevzusunu konuştuk.
Kota mevzusu, seçim sürecinde tekrar tekrar gündeme gelecek, daha çok konuşacağız. Bu vesileyle ben de, neden kadın kotasına karşı olduğumu açıklama fırsatı bulacağım. Ama ondan önce, ve her şeyden önce, kadın meselesine yaygın yaklaşım tarzına itirazlarıma bir kez daha açıklık getirme ihtiyacı duyuyorum. Zira, sözünü ettiğim programda söylediğim şeylerin, kadın arkadaşlarımı ne kadar rahatsız ettiğini bir kez daha hissettim, hatta bir şekilde mahcup oldum. Yok, kendi duruşumdan dolayı değil, konunun hassasiyetinden, kadın arkadaşlarımın bu konudaki incinme eşiğini dürtmüş olmaktan.
Konu özetle şu: Ben kadın konusunun toplumsal tablonun tümünden yalıtılmış bir sorun olarak ele alınmasına karşıyım. Klasik sol söylemin emek-sınıf kategorisi dışında hiçbir ayrım veya meseleyi sorun etmemesine karşı yükselen eleştiriler bir noktaya kadar haklıydı, üzerinde düşünülmesi gerekiyordu. Ancak, 80'li yıllardan itibaren, işin şirazesi bozuldu, bu kez de hiç sınıfsal meselelerden, sosyoekonomik tablodan bahsedilmez oldu. Kadın hakları konusu da bu çerçevede tartışılmaya başlandı, sınıfsal ayrımlar unutuldu. Dahası, sınıfsal ayrımlara kör bir kadın söylemi, sınıf ve toplumsal eşitsizlik perspektifini gözden uzak tutmanın, özensizleştirmenin aracı haline geldi.
Bunun ötesinde, ben, genelde, her düzeyde kadınlar ve erkekler arasında bir ezen/ezilen ilişkisi olduğu iddiasına kuşku ile bakan biriyim. Bu nedenle, mesela, 'kadına karşı şiddet'i tartışırken, sıklıkla 'Ekonomik özgürlüğü olan, eğitimli ve liberal bir sosyal çevrede yaşayan kadınlar hâlâ şiddete maruz kaldıklarını söylüyorlarsa, kusura bakmasınlar, bunu ciddiye alamam, bu onların sorunu' diyorum. Medyada ne zaman, yaşını başını almış, yukarıda tarif ettiğim türden kadınların, 'Ben de dayak yedim', 'Ben de aldatıldım', 'Kan içtim kızılcık şerbeti dedim' türünden ifadeleriyle karşılaşsam, ciddiye almamakla kalmayıp, sinirleniyorum. Bu noktada mesele, kusura bakmasınlar ama, 'ataerkillik', 'erkek egemen toplum' falan değil, düpedüz kişisel tercih. Duygusal zaaf ve benzeri şeylerle açıklayan çıkabilir, ama o zaman da bu, toplumsal mesele olmaktan çıkıyor.
Sıklıkla, kadın arkadaşlarımı üzen bu planda söylediklerim oluyor, 'Davulun sesi uzaktan hoş gelir', 'Boşanmak kolay değil' gibi açıklamalarla boğuşmak zorunda kalıyorum. Oysa, baştan da söyledim, ben her şeyin ötesinde 'liberal bir sosyal çevrede yaşayan' kadınlardan, onların ayrıcalıklı konumlarına rağmen, erkek egemenliğinden şikâyetinden söz ediyorum. Yani birinden ayrılmanın, boşanmanın ayıplanmadığı durumlarda bile katlanmayı seçenlerin, bunu 'kadın sorunu' diye yutturmaya çalışmalarına hayıflanıyorum. Hayatta tüm önemli seçimler zordur, hepimizin duygusal zaafları var, hepimiz bedel ödemeden sorunlarımız çözülsün arzusu içindeyiz, ama bunları her zaman sosyal-siyasal sorunlar olarak kodlayamayız.
Kadın arkadaşlarım kusura bakmasınlar, ama milyonlarca kadın (ve bu arada erkek) bir yandan ekonomik zorluklar, diğer yandan kültürel dayatmalarla boğuşurken burjuva şımarıklığına varan, aslında sızlanmanın ötesine gitmeyen söylemlerine destek veremeyeceğim. Kadınların sadece kadın oldukları için katlanmak zorunda oldukları zorluklar tabii ki var, onları bu sızlanmalardan hakkıyla ayırabilirsek, ciddi bir şekilde konuşabiliriz. Diğer taraftan, kültürel dayatmalardan bahsedeceksek, bu konuda dahi erkeklerin de, zaman zaman mağdur durumunda olduğunu hatırlamak zorundayız.
Yıllar önce, kan davasından birini öldürüp hapse giren ve "Doğduğumdan beri 'Babanın intikamını al' diyen annemin sesi ile uyuyup uyandım, hapiste ilk kez rahat uyudum" diyen bir delikanlının sözleri zihnimden çıkmıyor. Burada söz konusu olan 'feodal zihniyet' ve bunu sadece erkek egemenlikle açıklamak mümkün değil. Dahası, feodal zihniyet, hiyerarşik, güçlünün altındakini sonuna kadar ezdiği, bu arada erkeklerin de şiddete maruz kaldığı bir dünyanın ürünü. Bunların hepsini konuşacaksak konuşalım, konuyu kadınlara kapatırsak, en başta meselenin samimiyeti ve ciddiyeti zedeleniyor.