'Kadın ve siyaset'e devam

Kadın ve siyaset konusundaki tartışmaya, geri dönmek üzere ara vermiştim. Hafta sonu Radikal 2'de yayımlanan, Handan Koç imzalı ve benim ismimin de geçtiği bir eleştiri yazısı vesilesiyle...

Kadın ve siyaset konusundaki tartışmaya, geri dönmek üzere ara vermiştim. Hafta sonu Radikal 2'de yayımlanan, Handan Koç imzalı ve benim ismimin de geçtiği bir eleştiri yazısı vesilesiyle, tartışmamıza geri dönmek istiyorum.
KADER'in, kadınların siyasete katılımını desteklemek amacıyla başlattığı kampanyayı tartışma konusu yapıp, konuyu başörtüsü meselesine getirmiştim. 'Fırsat bu fırsat' diye düşündüğüm için değil, bir büyük tutarsızlığa işaret etmek için. Söylediğim şu; madem KADER, 'siyasi, ideolojik tercihi ne olursa olsun' kadınların siyasete katılımını desteklemeyi hedefliyor, bu ülkede bazı kadınlar başörtüsü taktıkları için siyasetten yasaklanıyor, o konuda neden bir şey söylemiyorlar? Başörtülü kadınların siyasete katılmaması gerektiğini, başörtülüler dışındaki 'tüm' kadınları desteklediklerini söylüyorlarsa o başka. Bu durumda hiç olmazsa tutumları netleşir, tutarsızlıktan kurtulurlar. Ama, sonuçta bir şey ortaya çıkar; demek ki, tüm kadınlar her konuda buluşamıyor, siyasi tercihlerin üstünde ortak bir 'kadın paydası' iddiası gerçekten uzak. İşaret etmek istediğim buydu.
Daha sonra, Yeni Şafak gazetesi bunu haber haline getirmek istedi, başörtülü fotoğraf çektirme olayı böyle çıktı. KADER'in kampanyasına inat, diğerine katılmış falan değilim. Ben her vesileyle başörtüsü yasağına karşı mücadele eden biriyim, benim gerekçem bu idi. Bu girişime destek verip vermemek için herkesin farklı gerekçeleri olabilir. Handan Koç, katılan feminist arkadaşlarını (Pınar Selek ve Ülkü Özakın) ben ve Nazlı Ilıcak gibi anti-feminist kadınlar ile aynı zeminde yer almakla eleştirmiş. Onları savunmak bana düşmez, ama altını çizmekte yarar var; başörtülü fotoğraf olayı anti-feminist cepheyi güçlendirme olayı değildi. Tam tersine ben Selek ve Özakın'ın feminist gerekçelerle, başörtülü veya değil tüm kadınları desteklemek adına ve dolayısı ile KADER'in diğer üyelerinden daha tutarlı olarak bu olaya destek verdiğini düşünüyorum.
Diğer taraftan, ben kadın olsun da hangi görüşte olursa olsun tüm kadınların siyasette yer almasına destek veren birisi değilim. Bu nedenle, başörtülü kadınları da, siyasi görüşlerinden bağımsız destekliyor değilim. Onları sadece bir hak ihlaline karşı destekliyorum. Yoksa, AKP içinde birçok başörtülü arkadaşımız, ekonomik liberalizm taraftarı ve onlarla bu konuda anlaşıp dayanışmam mümkün değil.
Şimdi, gelelim AKP ve başörtüsü ilişkisine. Bu tartışma çerçevesinde, Perihan Mağden bu noktaya işaretle, AKP iktidarda olduğu sürece 'türban takmak haktır diye çenemi yormam' diye kestirip atan bir yazı yazmıştı ('Türban ve iktidar', 3 Nisan). Handan Koç da yazısında, başörtüsü ile AKP'yi özdeşleştirmiş. Bu nasıl bir mantıkdır? AKP bir 'türban partisi' değil. Başbakan'ın eşi başta olmak üzere başörtülülerin yoğun olduğu bir parti diye, tüm başörtüsü meselesini bu parti politikaları ve iktidarı çerçevesine hapsetmek nasıl bir hak, hukuk ve demokrasi anlayışıdır? 'AKP ihale peşinde koşacağına başörtüsü sorunu çözsün ben çenemi yoramam' nasıl bir mantıktır? Biz bu mantığı Kürt meselesinden de biliyoruz. O halde, Kürtlerin kültürel, demokratik haklarından söz ederken, 'Siz bunların peşinden koşarken, tüm büyük ihaleleri Kürt müteahhitler alıyor, adamların işleri tıkırında' diyenlere kanıp oturacak mıyız? Bu mantık, o mantık.
Mağden, 'Yoksul başörtülü kız memleketinde üniversiteye girme hakkını senden esirgeyen bu iktidara hesabını sormalı' deyip, işi 'Bu sorunu kendi aranızda halledin' demeye getirmiş. Eşi başörtülü başbakan var diye, yoksul başörtülü kızın derdini dert etmeyip, çenemizi yormayacaksak, Kürt asıllı vatandaşlar siyasette önemli mevkilere yükseldiği için Kürt meselesi için de çenemizi yormayalım. Hak, hukuk, demokrasi anlayışımız bu ve bu kadar mı? Öyle görünüyor ki, evet bu ve bu kadar. O nedenle bu haldeyiz.