Kafayı kumdan çıkarmak

Yeni milletvekillerinin yemin töreninde yaşananlar kuşkusuz umut vaat ediciydi. Bu umuda hepimizin fazlasıyla ihtiyacı var. Bu umudu gerçeğe dönüştürmekse...

Yeni milletvekillerinin yemin töreninde yaşananlar kuşkusuz umut vaat ediciydi. Bu umuda hepimizin fazlasıyla ihtiyacı var. Bu umudu gerçeğe dönüştürmekse tüm tarafların, sadece siyasi partilerin değil, bu ülkede yaşayan hepimizin çabalarına bağlı.
Bu çabanın ilk basamağı, kolaycılığa kaçmamak, Türkiye'nin darboğazlarını, durumun ciddiyetini hakkıyla teslim etmek. Oysa, halen kolaycılıkta ısrar eder görünüyoruz. Ne Kürt meselesi, ne diğer hassas konular, 'öpüşün barışın'la geçiştirilecek meseleler değil.
Cengiz Çandar'ın salı günkü yazısını (Referans) okurken, bir kez daha bunları düşündüm. Çandar, Irak Başbakanı Maliki'nin Türkiye ziyaretini değerlendirirken, 'Bu ziyaretten fazla bir şey beklemeyelim, uzun ve dolambaçlı bir yol söz konusu' diye özetlenebilecek bir değerlendirme yapmış. Çandar ile hemen hiçbir konuda anlaşamadığımız, farklı taraflardan baktığımız malum. Ancak, 'uzun ve dolambaçlı' yolu görme noktasında yaptığı uyarıya katılmamak imkânsız. Ben bu uyarıyı, sadece Maliki ziyareti değil, daha genel düzeyde ciddiye almak gerektiğini düşünenlerdenim.
Dış siyasette de, iç siyasette de, kısa yoldan çözüm beklemek alışkanlığından kurtulmadığımız sürece, bu ülke her konuda patinaj yapmaya mahkûm oluyor. Hâlâ mucize peşindeyiz. 'ABD uyaracak, PKK meselesi bitecek, Maliki, 'terör örgütü' ilan edecek, sorun hallolacak' kafasında gitmek için, dünya ve bölgede olanlardan habersiz olmak lazım. Mesele, sadece habersiz olmak da değil, kafayı kuma gömmekte ısrarcı olmak.
Kafayı kuma gömmeyelimden bir adım sonra, 'Gerçekçi olup ABD çıkarlarına koşulsuz teslim olalım' diyenlerden değilim. Ama, ABD çıkarlarına teslim olmayalım demek adına kafayı kuma gömmenin çare olmadığını da görelim. Özetle söylemek istediğim bu. Sadece Kürt meselesi değil, her mesele için aynı sorun söz konusu.
AKP'nin seçim başarısını, mutlak bir başarı olarak değerlendirenlerden değilim, yani 'Her konuda mükemmel çözümler ürettiler, o nedenle halkın sağduyusu bu başarıyı tescil etti' diye düşünmüyorum. Demokratik seçimler, daha ziyade insanların gündelik hayatında kısa vadeli başarıları ödüllendirir. Örneğin, yüksek faizli dış ve iç borç, savruk özelleştirmeyle sağlanan kaynakların dağıtımı, ekonomiyi kısa vadede rahatlatır, uzun vadede ekonomik olduğu kadar toplumsal ve siyasal sorun üretir. Demokratik seçimler, uzun vedeyi devreye sokmadan, meşruiyet tazeler. Bu büyük bir sorundur, hakkıyla tartışmayı gerektirir. Ama hal böyle diye, kafayı kuma gömüp, diğer etkenleri görmezden gelmenin, hele 'Kömür dağıttılar, seçimi böyle aldılar' demenin maliyeti sadece muhalefet partisine değil, hepimizin geleceğine yüklenecek.
'Demokrasi korkusu', yani toplumun içinde bulunduğu durum, sorunlar ve taleplerle yüzleşme korkusu, bir yerde insanın gerçekle yüzleşme korkusu karşısında savunmaya geçmesinin türevidir. İnsani bir tepkidir, ama ne bireysel hayatta, ne toplum düzeyinde kimseye faydası yoktur. Bireysel düzeyde sonu depresyon ve şizofreni, toplumsal düzeyde çatışma ve topyekûn çöküş olur. Dünyanın genel tablosu, tarihin seyri içinde Türkiye'nin zamanı giderek daralıyor. Kim kimle öpüşürse öpüşsün, kim Türkiye'yi ziyaret edip teselli ederse etsin, önümüzde pembe bir tablonun olmadığı aşikâr. Kimse bizim sorunlarımızı bizim adımıza halledemez, kafayı kumdan çıkarıp, kendi derdimize kendimiz çare bulmaktan başka şansımızın olmadığını anlamak zorundayız.