Kılavuzu karga olan

Tarih insanlığa, topluma ilişkin tüm iddialara dayanak teşkil edecek bin bir malzeme ile doludur. Tarih denilen tavan arasından herkes kendi beğendiğini alır, gün yüzüne çıkarır.

Tarih insanlığa, topluma ilişkin tüm iddialara dayanak teşkil edecek bin bir malzeme ile doludur. Tarih denilen tavan arasından herkes kendi beğendiğini alır, gün yüzüne çıkarır. Bizim gibi ne olduğu, ne olmak istediği hakkında kafa karışıklığı
bir türlü dinmeyen toplumlarda, daha da fazla, ikide bir, tarihe müracaat edilir.
Modernleşmeciler için sorun tarihseldi, atalar yanlış yapmıştı, Batı modernizmi bu topraklarda kurulup, makus talih yenilecekti. Modernleşme karşıtları için de sorun tarihseldi, birileri yanlış yapmış özümüzden koparmıştı. Sonra, Cumhuriyet modernleşmesine karşı olanlar için sorun yine tarihseldi, yanlış modernleşilmişti. Bizim gibi, sorunlarıyla baş edemiyenler, habire tarihin ‘doğru’ çizgisini yakalamaya çalışır. Tezlerini doğrulamak için habire tarihe müracaat eder.
‘Tarih karmaşık bir süreçtir, doğrusu ne, yanlışı ne, karar vermek zordur’ diye düşünen olmaz, kaçan tarihi fırsatlar büyük olur. Bazısı için, yanlış giden işlerin sorumlusu bellidir, o işlere bulaşmayanlar ela gözlü olur. Bırakın tarihi karar vermeyi, iki adım önünü görmekten aciz adamlar, tarih hâkimi kesilir. Onlara kalsa Osmanlı İmparatorluğu mutlak bir çözülüşten kurtulacaktır da, zamanında, kaz kafalılık yüzünden fırsat kaçırıldı sanırlar.
Şimdilerde, Kürt meselesi etrafında konu gelip yine, merkeziyetçi siyasetlere karşı, ademi merkeziyet siyasetlerine dayandı. Ayaküstü derlenmiş, hızlı paralellikler üzerine kurulu tarih tezleri yine piyasaya çıktı. Tıpkı, ‘zamanında şu Kürtleri neden tam asimile etmedik de başımıza bela oldular’ diye hayıflanan kısa devrecilere karşı, ‘zamanında herkesin istediğini yapsaydık, imparatorluk kurtulurdu, bu coğrafyada hâlâ kükrüyor olurduk’ diyen bir kısa deverecilik ön aldı. Yani döndük dolaştık, vardığımız yer, Birinci Meşrutiyet döneminde başlayan çekişme oldu.
İkinci Abdülhamid, muhtariyet, hatta temsil taleplerini çözülüşe giden zaaf olarak görüp, çareyi Meclis’i, Meşrutiyet’i toptan rafa kaldırmakta görmüştü. Ona muhalefetle iktidara gelenlerin benzer bir bir yere savrulması çok zaman almadı. Ondan sonra olanlar malum. Malum da, bu girdaptan çıkış ne olabilirdi sorusunun cevabı o kadar basit değil. Bakın, özerkliğe en yakın uygulamalardan olan ‘Cebel-i Lübnan Nizamnamesi’nin tarihi 1861. Girit Nizamnamesi’ninki 1878. Tüm bu ‘tedbir’ler ve benzerleri yokuş aşağı gidişi engelleyemedi. Lübnan, Arap milliyeçiliğini aşan ‘Lübnanizm’in pekiştiği yerdir.
Özerklik veya ona yakın uygulamaları hakkaniyetli bulabilirsiniz, ama barış içinde beraberliği pekiştireceği hususunda tarihi delil pek azdır. O nedenle, özellikle de, Kürt meselesinde, tarihe müracaat yerine, ‘yeni koşullarda, yeni çözümler’ çerçevesinden hareket etmek daha anlamlı ve ikna edici olur.
Nitekim, tarih hiçbir zaman aynen tekkerrür etmez, geçmiş bugüne daha olgun bakabilmek için devreye girerse faydalı bir kaynak olur. Bugünkü tezleri cilalamak için geçmişe müracaat ederseniz, karşı tezleri cilalayacak çok şey çıkar, bulunduğunuz yerden daha geriye düşersiniz.
Hem illa tarihe müracaat edecekseniz, pek çok ciddi çalışma var, bunlar dururken, ‘sivri zekâmla tarihi yeniden yazdım’ tavrı ile ortalara dökülenlere itibar etmeseniz iyi olur. Kılavuzu karga olanın akibeti çuvallamak olur. Siz siz olun, Cumhuriyet’in resmi tezlerine karşı çıkmak adına işi, ‘Birleşik Arap Emirlikleri; Kuveyt ve Bahreyn’in uluslararası sosyo-kültürel etkileşimlere Türkiye’den bir hayli daha açık toplumlar’ olduğunu iddia etmeye götürenleri fazla ciddiye almayın.