'Kral ve ben'

Açık söyleyeyim, Cumhurbaşkanı'nın, Türkiye'yi ziyaret eden Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ın oteline koşturup, görüşme yapmasını ben de garipsedim.

Açık söyleyeyim, Cumhurbaşkanı'nın, Türkiye'yi ziyaret eden Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ın oteline koşturup, görüşme yapmasını ben de garipsedim. Ama bu ilk değil ki, burası Özal zamanında şortla kıta denetlenen, protokole son derece titiz Sezer'in yolda gördüğü gazeteciye merhaba demek için arabasını durdurmaktan imtina etmediği bir ülke.
En can sıkıcısı, herkesin taraftar olduğu görüşe göre, bazı hareketlere, durumlara takılıp diğerlerini hoş görmeye/göstermeye çalışması. Zamanında, Ecevit'in ABD Başkanı otururken ayakta durması onca tartışma yaratmıştı. Onu ulusal gurur meselesi yapanlar, Kral ziyaretini jest diye geçiştiriyorlar. Ama bu ikiyüzlülük, çifte standart, artık bizim siyasi kültürümzün ayrılmaz bir parçası halini almış vaziyette.
Bunlar bir yana, ben, uzun süredir, uluslararası görüşmelerde dil meselesine takılmış vaziyetteyim. Özellikle Özal'dan sonra, siyasetçiler için İngilizce konuşmak bir fazilet olarak takdim edilmeye başlandı. Dil bilmenin faydaları tartışılmaz, ancak bir siyasetçinin dil bilmesi, daha doğrusu İngilizce bilmesi başlı başına bir fazilet olarak görülmemeli. Bu algının en abartılısı Tansu Çiller döneminde yaşanmıştı. Oysa, uluslararası ilişkilerde önemli olan politikacıların aralarına tercüman sokmadan konuşabilmesi değil, konuştuklarının mahiyeti. Dahası, araya tercüman sokmadan konuşmak çoğu durumda gereksiz bir teklifsizlik. Televizyonda, Kral Abdullah'ın ziyareti haberlerini izlerken, Abdullah Gül'ün, yanında Erdoğan'da olduğu halde, Kral ile İngilizce konuşması sahnesi beni bu açıdan rahatsız etti. Rusya Devlet Başkanı Putin Almanca bilmesine rağmen Merkel ile görüşmesinde bir kelime Almanca konuşmuyor. Suriye Devlet Başkanı Esad, İngiltere'de tahsil görmesine rağmen hep Arapça konuşmakta ısrar ediyor. Bu milliyetçilik değil, kültürel özgüven, adap erkân gözetmekle alakalı bir mesele.
Dahası, mahallenin İngilizce bilen çocuğu veya 'kral ve ben' tavrının, Erdoğan'a nezaketsizlik olduğunu düşünüyorum. Gül, İngilizce'nin ötesinde, dışişleri tecrübesini böyle hassas bir dönemde devreye sokmanın önemine inanıyor idiyse, Dışişleri'ni tecrübesiz bir isme bırakıp Köşk'e çıkmak yerine, bakanlıkta kalıp daha önemli bir işlev yüklense daha hayırlı olurdu düşüncem, her gün biraz daha pekişiyor. Aksi takdirde, olay giderek daha fazla, hükümetin tepesinde Dışişleri'ni Köşk'ün ele alması gibi bir ikibaşlılığa doğru gidiyor.
Tüm bunlar bir yana, Türkiye'nin Ortadoğu'da giderek daha aktif bir siyasetin içine girmesi kaçınılmaz olduğu kadar kuşkusuz çok önemli. Bir de, bu gidiş gelişlerin, görüşmelerin içeriği hakkında kamuoyunu bilgilendirseler diyorum. Ortada, Irak bir yana, İran başta olmak üzere son derece çetrefilli konular var. Türkiye'nin dış politikası nedir çok belli değil. Diplomatik görüşmelerin kamuoyuna açık olmadığını biliyoruz. Ama genel gidişat hakkında bilgilendirilmek durumundayız. Çünkü, dış politika demokratik tartışmanın dışında bir olay değil, hiçbir şekilde olmamalı. Mesela, İran'a karşı bir saldırı veya yaptırımlar konusundaki dış politikamız nedir, ben çok merak ediyorum. Kral'ı makamında ziyaretin yadırgatıcı şekli ötesinde, asıl önemli olan görüşmenin mahiyeti.
Son olarak, kamuoyunun bilgilendirilmesi konusu sadece hükümete ilişkin bir sorun değil, biz dış politika konularını tartışma konusu yapmaya alışık değiliz. Dünyanın içinde bulunduğu hal, bu alışkanlığımızı devam ettirmemize artık imkân tanımıyor. Ama, bırakın tartışmayı, dünyada olan bitene medya ilgisi ve haberciliği bile çok zayıf. Suudi Kralı'nın ziyareti de, umarım, Cumhurbaşkanı'nın jesti tartışması çerçevesinde kalmaz.