Krizin arka planı

Sivil siyaset, demokrasi yerine çoğunluk sultasında ısrar ettikçe vesayet sistemini aşamayız.

Son 10 gündür izlediğimiz tartışmalar, 'Bu kadar kafası karışık bir toplumda yine az kriz çıkıyor' dedirtecek mahiyette. Aradan birileri çıkıp, 'Asıl sorun 12 Eylül rejiminin kendisinde, bunu topyekûn sorgulayalım' dediğinde, bu karışıklıkta, böyle sesler boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bu sefer buna izin vermemek için elimizden gelen tüm çabayı göstermek zorundayız.
Bence, o kadarla da kalmamalı, siyasal sistemin ötesinde, toplumsal krizin köklerini de sorgulamak durumundayız. Halihazırda, toplum iki uçta mevzilenme yarışına girmiş durumda. Daha kötüsü, iktidar ve anamuhalefet, bu durumu bir kriz değil, bir imkân olarak algılıyor. Birileri ellerine bayrakları alıp, mitingler düzenliyor, anamuhalefet bunu toplumdan güç devşirmek imkânı olarak 'sevinçle karşılıyor', oysa bu sevinilecek bir durum değil. İktidar ise, meydanlara akan insanları, gözden çıkarılması mümkün ve mubah bir azınlık olarak görüyor, 'Sandıkta hesaplaşalım' diye rest çekiyor. Bu 'rest'in iddia ettikleri gibi 'demokrasi' ile ilgisi yok. Bu, olsa olsa, gerçekten de, 'azınlık' oldukları halde, her yolu deneyip, çoğunluğun taleplerine kulaklarını tıkamakta bir sakınca görmeyen bir kesime karşı biriken bir öfke ve hesaplaşma psikolojisi. Buradan demokrasi çıkmaz, vahim bir kördövüşü çıkar.
Bu yönüyle olay, bir asker-sivil, bürokratik oligarşi-halk, devlet-millet çatışması, çelişkisi de değil. Selameti, katı bir cumhuriyet ideolojisine sıkı sıkı sarılıp, güvenceyi asker-devlet imkânlarına sığınmakta görenlerle, bu insanları toplumun bir parçası olarak görmeyen, onların sesini çoğunluk tahakkümü ile boğmaya çalışanlar arasında bir kördövüşü var. Bunu görelim. Bir tarafın külahlarını önüne koyup, çoğunluğun taleplerine neden bu kadar uzak düştüklerini sorgulamasında fayda var. Diğer taraftan, diğerlerinin 'Yetti gayri' psikolojisinden çıkıp, sayıları ne olursa olsun, kendilerini 'tehdit' olarak görenlerin de bir dertleri olduğunu kavraması gerekiyor. Askeri vesayet denilen şeyden çıkmanın kördüğümü burada, bu kördüğüm çözülmedikçe vesayet demokrasisinden, çoğunluk zorbalığına geçişten başka şansımız olmayacak.
Üzülerek görüyorum ki, halihazırda, AKP söylemi hızla çoğunluk zorbalığı anlayışına savrulma tehlikesiyle karşı karşıya. 'Azınlık şantajına boyun eğmeyeceğiz' ifadesi bu savrulmanın eseri gibi gözüküyor. Dört buçuk yıllık AKP iktidarı, eleştirdiğim sosyoekonomik politikaları bir yana, normalleşme yolunda ciddi bir mesafe kat etmişti, şimdi bu mesafe geri sarıyor korkusu içindeyim.
Umarım, tez zamanda, meseleyi 'ürkeklik-erkeklik' ikilemine sıkıştıran yaklaşımlardan, demokrasiyi 'sandık-milli iradenin şahlanışı' dar görüşlülüğü ötesinde kavrama imkânları doğar. Bunun için, demokrasiyi 'milli iradenin gerçek sahiplerinin iktidarı' olarak tanımlayan ve kendilerini bu krize sürükleyen sığ görüşlü tahlillerin sultasından çıkmaları, hadi adıyla söyleyeyim, 'gaz verenlerin' rehberliğini sorgulamaları gerekiyor.
Dahası, 'milli irade' dedikleri, fazlasıyla milliyetçi bir irade, bu kördövüşü böyle giderse, kavga giderek daha kirli bir hal alabilir, AKP'nin 'milli'liği sorgulanır hale getirilir. Demokrasi adına, çoğunluk sultasına heves etmek yerine, daha fazla temsil, daha fazla özgürlük ve daha fazla demokratik yetki/sorumluluk dengesi öngören bir sistem değişikliğini savunmakta zaaf gösterirsek bunun sonuçları hepimiz için kötü olacak. Sivil siyaset daha demokratik olanda değil, demokrasi adına çoğunluk sultasında ısrar ettiği sürece direnç kaynaklarımız kuruyacak, vesayet sisteminden çıkış yolu bulamayacağız. Sonuçta, 'Darbeye karşıyım, ben daha da karşıyım, ben en karşıyım' diyen birkaç kişi birbirimizle konuşmak durmunda kalacağız.