Kürt açılımına genel bakışım

İki gün önce çok değer verdiğim bir dostumdan, Kürt meselesinde takındığım tutumdan dolayı son derece dostane bir 'uyarı' aldım.

İki gün önce çok değer verdiğim bir dostumdan, Kürt meselesinde takındığım tutumdan dolayı son derece dostane bir ‘uyarı’ aldım.
Tutumum konusunda hiçbir tereddüt duymuyorum. Ama madem, gerçek dostlarım kaygı duymaya başlamış, onların hatırına, şimdiye kadar söylediklerimi bir kez daha özetleyeyim... Beğenen beğenir, beğenmeyen istediğini düşünür.
İlk olarak ‘açılım’ diye takdim edilen son süreç çerçevesinde Kürt meselesinin çözüm ihtimalinin sıfır olduğunu söylemiştim. Benzer bir yaklaşımı, dört sene evvel, Başbakan Erdoğan ile ‘bir grup aydın’ın buluşması esnasında ve sonrasında da ortaya koymuştuk. “80 senenin sorununu bir çırpıda çözmeyi bu veya herhangi bir hükümetten beklemek anlamsız olur” demiştik.
Bunu söylemek, ‘çözülmesin’ demek değildir. Beklentileri bir yükseltip, bir boşa çıkararak, bu tür süreçlerin laçka olması önünde bir tedbirdir.
İkinci olarak “Bölünme dahil her şeyi artık daha açık konuşmalıyız” demem, tüm izahlarıma rağmen belli ki bazı çevrelerde ‘ihbarcılık’ gibi algılanıyor. Yıllarca tam da bu nedenle Kürt siyasi hareketinin çıkış dinamiği ve heyecanı görmezden gelindi. Bu tedbir, eskiden kısmen anlamlıydı. Ancak gelinen noktada bu siyasal ufku telaffuz etmekten kaçınırsak, belli bir toplumsal tabanı olan bir hareketin tümünü, ‘terörist’ olarak görmeye/göstermeye devam etmiş oluruz.
“Kürtler ayrı, PKK ayrı” demek bir noktaya kadar Kürt meselesini demokratik siyaset sınırları çerçevesine çekmeye yarar. Bir noktadan sonra ‘PKK sempatizanı’ olan Kürtleri marjinalize eder. Sayıları ne olursa olsun çözümün bu insanları da kapsaması gerektiği gerçeğini görmezden gelmeye bahane olur.
PKK, silahlı mücadeleye girişmiş siyasi bir örgüttür. Tüm devletler kendilerine karşı silahlı mücadele edenleri ‘terörist’ ilan ederler. Devletler için ‘terörist’ olanlar, o davaya inananlar için ‘özgürlük, kurtuluş savaşçısı’dır. Devletler bunu telaffuz
etmekten doğal olarak kaçınır. Ancak bizler devlet değiliz. O halde açıkça konuşabiliriz. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu olay, bir terör sorunu değildir, ‘silahlı bir siyasi mücadele’dir. Gelinen noktada bu siyasi hareket, Kürt meselesinin çözümünde kendisi ile müzakereyi gerektirecek bir konuma sahiptir.
Bu noktaya gelen her devlet, bu türden siyasi hareketlerle müzakere yapmak durumundadır.
Zor olan bu süreci kamuoyuna anlatmaktır.
Dün ‘terörist’ denilen ve binlerce kayıpla sonuçlanan bir çatışmaya girilen bu hareketle, müzakere gereğini kamuoyuna izah etmek doğal olarak zordur. Bu zorluğun üstesinden gelmenin koşullarından biri, bazı şeyleri artık samimi bir şekilde konuşmaya başlamaktır. Bu zor süreç, sadece ‘demokratikleşme’ diye takdim edildiği sürece, mevcut kuşkular artacak ve nihayetinde süreci tıkayacak dinamikleri tetiklemeye yarayacaktır. Benim söylediğim budur.
Kürtler bireysel haklar temelli bir demokratikleşme ötesinde, kolektif taleplere sahipler... Bu talepleri konuşmayı ötelemek gerilimi azaltmaz, artırır diyorum. Türkiye demokratları hâlâ çareyi ötelemekte, hamasette, kompozisyon yazmaya devam etmekte görmeye devam edebilirler. ‘Germeyelim, pişmiş aşa su katmayalım’ diyerek ya da Türk kamuoyunun ezberlerini bozmak adına hiçbir şey yapılmıyor.
Bu açıdan muhalefet partileri ile Türkiye’nin ‘demokratlar’ı arasında gözden kaçırılan bir
benzerlik var: Türkiye demokratları da, Kürt meselesinde bireysel haklar temelli bir demokratikleşmeyi nihai çözüm olarak görmek suretiyle diğer talepleri görmezden geliyorlar. Bu talepleri tartışmak, itiraz etmek mümkündür ancak sonsuza kadar görmezden gelmek, muhalefet için olduğu kadar ‘demokratlar’ için de çıkar yol olamaz.
Gelinen noktada, bir yandan müzakereler ve diğer yandan demokratik platformda tartışmalar sorunsuz giderse, umarım en azından ‘silahsızlanma’ değilse bile ‘çatışmasızlık’ ortamı sağlanabilir, ayrılıkçı özlemler marjinalize olur, makul bir ortak zemin bulunur. Sadece demokratikleşme ile gidilecek yolun ise sonu geldi gibi gözüküyor. Bu gerçeğe alışmaya başlasak iyi olur.
Söylemeye çalıştıklarımın genel çerçevesi budur.
Hiçbir zaman Kürtlere, Türklere, kerameti kendinden menkul demokrat çevrelere, şuna veya buna kendimi beğendirmek, alkış almak, itibar kazanmak gibi bir kaygım olmadı. Kendimi ve fikirlerimi çok önemsediğimden değil, yazı yazmanın ne her türden iktidar sahiplerini, ne de dar bir çevreyi memnun etmek değil, sorumluluk isteyen bir tanıklık olması gerektiğine inandığım için.
Bu inancın hakkını vermenin yegâne bedeli yalnız kalmayı göze almaktır. Ancak itiraf etmeliyim ki, samimiyetsizliklerini fazlasıyla itici bulduğum birçoklarının dostluğuna katlanmaktansa yalnız kalmak benim için büyük fedakârlık olmayacaktır.