Laboratuvarda sperm medeniyeti

Laboratuvarda sperm üretme haberi, 'doğal' olarak sulu şakaların konusu oldu. Oysa, üzerinde son derece ciddi düşünülüp, taşınılması gereken bir konu. Sonu sperm üretmeye varan üreme...

Laboratuvarda sperm üretme haberi, ‘doğal’ olarak sulu şakaların konusu oldu.
Oysa, üzerinde son derece ciddi düşünülüp, taşınılması gereken bir konu. Sonu sperm üretmeye varan üreme teknolojileri, sıradan tıp veya teknoloji konuları değil. İşin ucu, ister istemez, insanlığın varoluşu ve varoluşa dair en temel meselelerden kadın-erkek ilişkilerine gidiyor..
Aslında, sıradan teknoloji dediğimiz şey de, insanın doğayı denetime alma çabasının ürünü. İnsan, malum, sıradan ‘doğal’ bir varlık değil. Sadece teknoloji de değil, birçok yolla doğayla mücadele eden, varoluşu buna bağlı bir varlık. Tüm medeniyet tarihi, bu mücadelenin tarihi. Ancak, bu mücadelenin mahiyeti tartışılır bir konu. Modern aydınlatma felsefesi, büyük ölçüde, bu mücadele ve doğadan bağımsızlaşma çabasının sınırsız olduğu varsayımı üzerinden ilerledi. Bir sınırın var olup olmadığı, varsa nerde olduğu, seküler etik felsefelerinin ve büyük ilahiyat geleneklerinin tartışma alanına giriyor.
Modern cinsellik siyaseti ve felsefesi olarak feminizmin ilk kalkış noktası da, kadının doğasına bağımlılık zincirini kırmaktı. Aslında, büyük din ve ahlak sistemlerinin cinsellik tanımı da, zannedilenin aksine ‘doğallık’ çerçevesinde şekillenmez, doğayla ilişkiyi farklı şekillerde düzenler. Feminizm, ‘baskı’ olarak gördüğü düzenlemelere karşı, toptan bağımsızlaşmayı hedefliyordu.
Kadının biyolojisinden ‘bağımsızlaşması’ yolunda en önemli eşik, doğum kontrolünün kolay ve yaygın hale gelebildiği 60’lı yıllardır. Geldiğimiz noktada, laboratuvarda sperm üretme girişiminin gerekçesi feminist mücadele değil ama, kolaylıkla feminist cinsellik startejisiyle ilintilendirilebilecek bir gelişmeden söz ediyoruz. 
Feministler, kestirmeden, ‘erkek düşmanı’ olmakla suçlanmaya karşı çıkarlar, ama, feminist gelenek, tamamı bu yönde gelişmese de, bugüne değin, erkekleri terbiye etmek adına olduğu kadar, ‘erkeksiz bir hayat’ adına da birçok çıkış yaptı.
Erkesiz komünler denendi, sperm bankası veya bağışı ‘özgürlük’ sayıldı, Andea Dworkin gibi erkelerle cinsel ilişkinin kendisinin, ‘tecavüz’ olduğunu ileri sürenler, ‘siyasi lezbiyenliği’ savunanlar oldu.
Mevzu, uzun ve sadece feminizmle ilgili değil, modern varoluş felesefe ve siyasetlerinin geldiği noktada yeniden bir büyük muhasebenin lüzumu meselesi.
İnsanın, bir yanıyla bağlı, bir yanıyla bağımsızlaşmaya çalıştığı doğa ile ilişkisinin ne olacağı konusuna, ‘topyekûn bağımsızlaşma’ şeklinde verilen cevap hiç sorgulanmaz oldu. Tüm yaşam stratejileri, bu kestirme cevap üzerinden kuruluyor. Yaşlanmayı ve ölümü kabul etmemekten tutun, gezegeni sorumsuzca tüketmeye kadar birçok şey bu yaşam stratejisi üzerinde yükseliyor. Doğadan ‘özgürleşme’ ve bizzatihi ‘özgürlük’ kavramının tanımı naiflikten pespayeliğe doğru hızlı bir seyir izledi.
Feminizmin en büyük kahramanlarından, Simon Beauvoir, hatıralarında, 44 yaşındayken birlikte olduğu 27 yaşındaki gazeteci Claude Lanzmann için, ‘Yanımda olması beni yaşımdan özgürleştiriyor’ demişti.
Yaşımıza, cinsiyetimize, doğal kısıtlarımıza teslim olmayı reddetmek insana özgü bir ayrıcalık, bundan
vazgeçemeyiz, tüm medeniyet, siyaset, sanat bu isyanımız üzerinde yükseliyor. Sorun, bu isyanın seyrinin kör bir kavgaya dönüşmesi. Veya orta yaşlı bir kadının yaşlanma korkusu ile sıradan baş etme çabasını, yüceltme girişimi gibi bir yere savrulması.
Ezcümle, kadın-erkek ilişkileri, gerilimi, çatışması, vs. üzerine bunca laf ve çabadan sonra gelinen yer, laboratuvarda, sperm, kavanozda çocuk üretme teknolojisi olmamalıydı. Her ne kadar bu deney, kadın-erkek mevzusunu halletmek adına yapılmadıysa da, sonuçta çıkış noktası da, vardığı noktada o seyirde olacak.