Laf çok, vicdan yok!

Bursa'da bir maden işletmesinde grizu patlaması sonucu 19 kişinin hayatını kaybetmesi haberi, siyaset gündemi Kürt meselesi ile belirlenen bir döneme rastladı.

Bursa’da bir maden işletmesinde grizu patlaması sonucu 19 kişinin hayatını kaybetmesi haberi, siyaset gündemi Kürt meselesi ile belirlenen bir döneme rastladı. Doğrusu bu kez, medyada haber olarak yeterince yer aldı, ama yine ‘siyasi yorum’ konusu olmaya değer bulunmadı.
Bu uzunca bir süredir böyle. Ben Radikal’de yazmaya başladığım ilk günlerde benzer bir şey olmuştu. Yine bir grizu patlaması, yine ‘vakayı adiye’ olarak geçiştirilmişti. Buna içerleyerek, ‘Yeraltındakilere saygı’ başlıklı bir yazı yazmıştım (23 Kasım 2000). O yazı, maden işçileri, ‘bir zamanlar devrimci posterlerin en muteber süsüydüler, artık, yerin yedi kat altında ölmeleri kimseyi fazla ilgilendirmiyor’ diye başlıyordu. Evet, o devrimci posterler altında, solculuk yapanların bir bölümü hâlâ yazıyor çiziyor, ama ‘onlar artık demokrat’!
‘Daha iyi ya, iş, emek meselelerine daha geniş bir haklar, özgürlükler boyutundan bakıyorlardır’ diyebilirsiniz. Yok, öyle değil. Emek-sömürü klişelerinin yerini demokrasi klişeleri aldı. Bu yeni klişelerde, Kürt meselesi, Aleviler var, kimlikler, kültürler var, ama artık, işçi yok, sömürü yok.
Doğrusu, Kürtlerin, Alevilerin, dindarların ve daha başkalarının, emek siyasetleri dışındaki meselelerinin de görmezden gelinmemesiydi, ama sonuçta demokratlaşma, onları gören gözlerin emekçilere, sömürüye, kör hale gelmesi oldu. Kürt meselesini görmezden gelmek olacak iş değildi, ama Heybeliada Ruhban Okulu’nun demokrasinin birincil meselesi olup, madencinin adeta cinayete kurban gitmesinin siyasal tartışma alanından kovulması da olacak iş değil.
Kürşat Bumin, Yeni Şafak’ta iki gün önce, şahane bir yazı yazmış, başlığı; ‘Kimliğiniz? İşçiyiz...- Bu olmadı işte!’. Bumin, ‘Yeni demokrasi’ söyleminin YDH günlerinde başlayan, darboğazına dikkat çekiyor.
Eskiden sol söylemler, ‘sınıf meselesi’nden ötesini görmezden gelirdi. Demokrasi gibi bir derdi neredeyse yoktu. Bunlar sol söylemlerin ortak çıkmazlarıydı.
80’li yılların ortalarından itibaren, bu söylemler sorgulanmaya başladı, demokrasi meselesi ciddiye alındı, sınıf dışında, kimlik, kültür meseleleri siyasal tartışmanın konusu haline geldi. Ama, bunun maliyeti ne yazık ki, sınıfsallığı yok sayma, sömürüyü mevzu dahi etmeme, hatta küçümseme oldu. Emekçiler kara bir yalnızlığa böyle mahkûm oldu. Emekçilerin, ‘burjuva aydınlar’ın birçoğunun dünyalarındaki yerleri zaten, zamanında ‘solcu’ ,‘devrimci’ imajlarının nadide aksesuvarları olmaktan ibaretti. ‘Yeni demokrat’ imajda yer bulamadılar, kaderleriyle kimse ilgilenmez oldu.
İş güvenliği bile olmadan karın tokluğuna çalışmak da ‘insan hakkı’ diye öne çıkamadıktan sonra, kim inanır insan hakları söylemlerine? Sendika üyesi olanın kovulduğu, her işin sözleşmeli işçi çalıştıran, hiçbir sosyal güvence vaat etmeyen taşeron firmalara
havale edildiği bir ortamda ne özgürlüğü, ne demokrasisi? Demokrasi adına laf çok, ama çoğu boş. Dahası laf çok, hakkâniyet, samimiyet, vicdan yok!
Askeri vesayetten bahsedenler, 12 Eylül vesayet rejiminin, her şeyden önce neo-liberal ekonomik rejimin önündeki engelleri silip süpürmek üzere kurulduğunu ne çabuk unuttular? Güya bu vesayetten kurtulmak adına, vesayet sisteminin işbirlikçileri ile nasıl bu kadar kolay kol kola girebildiler?
Haksızlığın, hukuksuzluğun, susturmanın bir cinsine karşı çıkıp, öbürünü hasır altı etmek
nasıl bir siyasettir? Ekmek parası peşinde can verenlerin anaları ağlamıyor mu? Bilemiyorum, benim aklım, ruhum, vicdanım, tüm bu olanları, tüm bu söylenenleri, tüm bu sahtekârlığı kaldırmıyor. Bazılarının canı, gördüğü zulüm, gözyaşı siyasi rant getirmiyor diye, adlarını anmadan geçebilmek, dertleriyle dertlenmemek, olanları sineye çekebilmek ne adına yapılıyorsa olmaz olsun!