Malezya, mahalle ve Çankaya

Salı günü, Türkiye'de ortalık toz duman iken Lübnan yazmamı, 'mahalle baskısı' ve 'Türkiye, Endonozya olur mu?' konusunu geçiştirmeye çalıştığım şeklinde yorumlayan arkadaşlarım oldu.

Salı günü, Türkiye'de ortalık toz duman iken Lübnan yazmamı, 'mahalle baskısı' ve 'Türkiye, Endonozya olur mu?' konusunu geçiştirmeye çalıştığım şeklinde yorumlayan arkadaşlarım oldu. Ben de bu baskı altında hızla, gündem konusuna dönmek durumunda kaldım. Aslında geçiştirmeye falan çalışmıyordum, ayrıca bu kadar gündem olan konu, her ne ise, tabii ki mutlaka mevzu edilmeli.
Benimki geçiştirmek değil, isteksizlik, bezginlik. Böyle deyince de, şahsi bezginlik anlaşılıyor, o nedenle açıklayayım. Doğrusu, mahalle baskısı korkusunu fazlasıyla abartılı buluyorum. Türkiye'nin de Malezya falan olmayacağını düşünüyorum.
Ancak, AKP yanlısı basının yaptığı gibi harıl harıl, bu abartı ve çok anlamlı olmayan karşılaştırmayı yalanlama işine girmek de istemiyorum. Çünkü, bunu yapmak yine kuşdili ile Türkiye'yi tartışmaya katkı yapmak olacak. Zira, basının bu kesiminin anlamak istemediği çok önemli bir husus var.
O husus şu; şu anda halen cumhurbaşkanlığı krizini atlatmış değiliz. Anlamlı veya anlamsız korku veya karşılaştırmalar üzerinden yeniden gerilim tırmanıyorsa bunun bir nedeni olmalı. Bu nedeni, sadece 'hazmedemediler', "Doğan medya hükümetten 'bir şeyler' istiyor, o nedenle pres yapıyor" diye açıklayıp geçmek, malesef Türkiye'de mevcut ortamı anlamamıza engel oluyor, gerilimi azlatmayıp artırıyor. Ben yıllarca, 'bizim mahalle'ye, muhafazakâr kesimin bu ülkenin önemli bir parçası olduğunu, bu ülkede yaşayan insanları anlamamanın, haksızlık olmak ötesinde Türkiye'yi anlamamak olduğunu anlatmaya çalıştım, çok tepki aldım.
Ancak, ne zaman ki, bu kez, muhafazakâr kesime dönüp, 'Karşınızdakileri anlamaya çalışın' dedim, bu kez de, yıllardır kendi mahallemden aldığım tepkinin benzerini onlardan almaya başladım. Bezginliğimin, isteksizliğimin nedeni bu.
Özetle, başörtüsü yasağı konusunda, 'Kanunla, çoğunlukla olmaz, toplumsal uzlaşma aramak lazım' politikası güttükten sonra, Çankaya konusunda bu politika birdenbire terk edilir, başörtülü kızın üniversiteye giremediği ülkede, başörtülü Çankaya'ya çıkılırsa, bu ülkede gerilim olur. Olan biten bundan ibarettir. Meşru olanı gayrimeşru ilan edemezsiniz, yasal olanı kabul etmek zorundasınız, ama demokrasinin yazılı kurallarından daha önemlisi yazılı olmayan kuralları, daha doğrusu demokratik atmosferin titizlikle korunmasıdır. Bu atmosfer bozulmuştur.
Benim en çok üzüldüğüm, bu toz duman arasında korkarım, başörtüsü yasağı konusu da yine çözülemeden rafa kalkacaktır. Seçim sonrası, Seyfettin Gürsel'in Referans gazetesindeki bir yazısında da işaret ettiği gibi, cumhurbaşkanlığı konusu, demokratikleşme süreci üzerinde gölge yapmaya devam edecektir. Dahası, mevcut hükümet sahip olduğu seçim desteği ile çok rahat icraat yapabilecekken, her konuda cumhurbaşkanlığı krizinin gölgesiyle eli bağlanacak, yönetemez hale gelecektir.
Karşınızdakini sonsuza kadar suçlayabilir, kendinizin haklı olduğunu sonsuza kadar savunabilirsiniz, amaç Türkiye'de demokrasinin kazasız belasız işlemesi, dahası önünün açılması ise, bu, kimin ne kadar haklı olduğunun ötesinde, toplumsal iletişim kanallarının açık tutulması, gerilimin düşmesi ile mümkün olabilir. Siyasette kitaba uygun haklılıkta ısrar etmekle sonuç alamazsınız. Herhalde kimse, Erdoğan'ın, baskılara kolayca boyun eğecek, idare-i maslahatçı bir siyasi kişilik olduğunu ileri süremez, ancak Erdoğan, Türkiye'yi, basındaki destekçilerinden daha iyi kavramış bir siyasetçi olduğunu, cumhurbaşkanlığından feragat ederek ve seçim sonrası konuşması ile gösterdi. Ancak, gelinen noktada, en az AKP muhalifleri kadar, destekçileri tarafından da son derece zor bir iktidar ortamıyla baş başa bırakıldı. Söz konusu Türkiye'nin geleceği olduğu için bu aymazlık sadece onu ve hükümeti değil, hepimizi kaygılandırmak durumunda.