'Medya-iktidar ilişkileri'

Hafta sonu, 'Medya-Siyaset' ilişkisi konulu bir TV programına katıldım. Bu konuda, yazmaktan değil, ama TV tartışması gibi platformlardan mümkün mertebe kaçıyorum. Ama bu kez, programın ev sahipleri Cine 5'de...

Hafta sonu, ‘Medya-Siyaset’ ilişkisi konulu bir TV programına katıldım. Bu konuda, yazmaktan değil, ama TV tartışması gibi platformlardan mümkün mertebe kaçıyorum. Ama bu kez, programın ev sahipleri Cine 5’de, Selahaddin Sadıkoğlu ve Canan Barlas’dı. Yeni Şafak Gazetesi’nin eski genel yayın yönetmeni Sadıkoğlu, ‘hayır’ diyemeyeceğim, sevgili bir dostum ve gerçek bir beyefendidir.
Bu konuyu tartışmaktan kaçınıyorum dedim, tartışmayı önemsemediğimden değil, tam tersine, çok önemli. Ama halihazırda, medya-iktidar ilişkilerinin, geçmişini de devreye katarak hakkıyla tartışılması söz konusu olamıyor. Doğan Medya Grubu dışındaki gazeteci arkadaşlarımız, konuyu sıklıkla Doğan Medya’nın günah galerisi söylemine döndürüyor.
Yok, ‘Doğan Medya’nın geçmişteki iktidarlarla ilişkisi, demokratik tavrı sorgulanmamalı’ demiyorum, tam tersine sonuna kadar sorgulanabilmeli. Ama, iktidara sırtını dayayarak, ‘intikam saati’ hissi ile
ve bugün olanları ‘mazur’ görme/gösterme tavrıyla değil. Birçok gazeteci arkadaşımızı bu tablo içinde, baskı siyasetlerini mazur görmeye çalışırken izlemek beni derin bir umutsuzluğa sürüklüyor.
Doğan Medya’ya kesilen cezanın ‘mali’ değil ‘siyasi’ olduğunu, açık olmasa da zimni olarak herkes kabul ediyor. Tam da bu nedenle, konu geliyor, Doğan Medya’nın ‘demokrasi kusurları’na dayanıyor. Türkiye’nin bazı ‘demokrat’ gazetecileri, belli ki, Doğan Medya’nın başına gelenleri, siyaseten, ‘hak edilmiş’ bir ceza olarak görüyorlar. Yani, Doğan Medya bazılarına göre, yeterince ‘demokrat’ olmadığı için, cezayı, yıldırmayı, sindirmeyi hak etmiş oluyor. Bu çok vahim bir tablo.
Zamanında, yeterince veya hakkıyla ‘laik’ olmadığı düşünülenlerin başına gelenleri sorgulamayanların yerini, ‘demokrasi’ kayyumları almış vaziyette. Bu demokrasinin kısa devre yapmasıdır. Laikliği ceberrut bir kafa ve yolla kollamaya çalışanların laikliği ne noktaya getirdiği ortada. Şimdi, belli ki sıra, elinde sopa ile demokrasi kurmaya kalkanlara geldi.
Eskiden, ‘laiklik’ kılıcını eline alan, ‘taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmama’ya azimliydi, şimdi demokrasi kılıcı aynı biçimde kullanılıyor.
Oysa, demokrasi gerekçesi de, diğer her türlü gerekçe gibi otoriter siyasetler için bir zorbalık aracı olabilir. Medya kavgası bu tehlikeli gidişin sadece bir parçası. Bir memlekette akıllar buna yatıyorsa hal ve gidiş iyi değildir.
Demokrasi, bir tahammüller ve teamüller bileşkesidir, seçilmiş tahammüllerin ve teamüllerin öne çıkarılması demokratikleşme demek değildir. Kürt meselesinde iktidarın tavrını, demokratik açılım açısından önemseyebiliriz. Doğrusu ben önemseyenlerden biriyim. Ancak, bu ülkede demokrasi sorunu sadece Kürtlere, Ermenilere, azınlıklara gösterilen tavır veya bu yöndeki siyasetlerle ölçülemez. Demokrasi konusunda umutlu olmak için genel tabloya bakmak gerekir.
Kendini demokrasinin alameti farikası sayıp, her itirazı sonuna kadar sindirmeye çalışan, dahası bu sindirme harekâtını demokrasi mücadelesi diye tanımlayan bir zihniyet, totaliter bir zihniyettir. Türkiye’de medya kavgası, işte böyle bir zihniyetin tam ortasında cereyan ediyor. Ben ‘laiklik sultası’ ile çok kavga etmiş biriyim, aynı kavgayı, demokrasi sultasına karşı yapmakta hiç tereddüt etmiyorum.
Laiklik sultası ile kavga ederken, İslamcılarla her konuda anlaşıyor değildim, dahası birçok konuda tamamen farklı düşünüyordum. O nedenle, bugün birçok arkadaşımızın sindirilmeye çalışanlarla farklı düşünüyor oldukları için, demokrasi sultasının yanında yer almalarını mazur göremiyorum.