Menderes ?Gönülçelen?!

Hiç kimsenin, bu kimse çok önemli de olsa, özel hayatını, aşkını meşkini mevzu bahis etmeyi sevmem. Birincisi, özel hayatı kurcalamayı, yargılamayı yakışıksız, yersiz bulurum, ikincisi püriten mizaçlı biri değilim.

Hiç kimsenin, bu kimse çok önemli de olsa, özel hayatını, aşkını meşkini mevzu bahis etmeyi sevmem. Birincisi, özel hayatı kurcalamayı, yargılamayı yakışıksız, yersiz bulurum, ikincisi püriten mizaçlı biri değilim. Dahası, söz konusu Menderes olunca işin içine, ihtilal mahkemelerinden ve basınından bu yana siyaset girer. Darbenin mağduru bir siyasetçiye ister istemez ‘dokunulmazlık’ atfedilir. Benim için daha önemlisi, başta Menderes olmak üzere sözü geçen olayların içindeki insanların aileleri ve yakınlarının incinmesi ihtimalidir.
Bu nedenle, Menderes’in büyük ‘aşkı’ Ayhan Aydan’ın geçtiğimiz günlerde ölümü vesilesiyle, medyada yeniden yazılan ‘aşk destanı’ furyasını bile es geçmeye çalıştım. Ama yok, olmuyor. Gün geçmiyor, yeni bir aşk masalı yazısıyla karşılaşıyoruz. Tam ben kendimi yatıştırmışken, HaberTürk gazetesinin pazar ekinde, ‘Menderes Gönülçelen’ başlıklı bir güzelleme ile karşılaşınca, artık yazmaya karar verdim.
Yazı içinde Ayhan Aydan bölümünün başlığı ‘Her kesin saygı duyduğu aşkı’ diye takdim edilmiş. Hemen söylemek isterim, ‘herkesin saygı duyduğu’ değil!
Ben kendi adıma, Menderes’in ne bu, ne de diğer aşklarını hiç de saygın falan bulmuyorum. İnsanların zaaflarını kurcalamamak başka şey, onları ‘efsanevi aşk’ diye yutturmaya çalışmak başka şey.
Kimmiş, ‘gönülçelen’? Etrafındaki evli, çocuklu kadınlarla ilişkiye girmekte engel tanımayan, bu yolda siyasi kudretini devreye sokmakta tereddüt etmeyen bir adam. Geçelim onu, en önemlisi, (ölümü üzerine tartışmalar bir yana) kendi çocuğuna, bir bebeğe, paçavra muamalesi yaparak, apar topar, yerin dibine, kimsesizler mezarına gömen ve arkasına bakmadan ucuz çapkınlık hayatına kesintisiz devam eden bir adam. Necip Fazıl, Menderes için, “Hafif ihmallerin şiirini anlamayan, yarı taşralı bir şıklık heveslisi” demişti. Benim gözümde Menderes de, büyük âşık falan değil, pahalı bir dekor içinde ucuz bir çapkındır, o kadar.
Bu aşkın diğer kahramanı kim? Kafayı, kudretli sevgilisinden ısrarla hamile kalmaya takıp, sevgilisi tarafından gözden çıkarılan, ardından ölen bebeğinin gördüğü muamaleyi içine sindirip, ‘aşk’ı hiç zedelenmeden yoluna devam eden kalpsiz bir kadın.
Bu kadar kalpsizlik içinden aşk nasıl çıkıyor, sürüyor,
o da yetmiyor, nasıl diğerleri de bu aşkı bu kadar yüceltiyor, merak ediyorum. Bir kadın, ne nedenle ölürse ölsün bir bebeğin ölümü karşısında kılı kıpırdamayan bir adama nasıl sevmeye devam edebilir?
Tamam, Tolstoy, Anna Karenina’ya fazla ahlakçı bir son hazırlamıştı, ama aşk bu kadar diğer insani duygulardan uzak, ilintisiz bir şey mi? Çocuğuna bu kadar merhametsiz, bu kadar kayıtsız kalan bir adam ve de kadının aşkı nasıl bir şeydir? Diğer taraftan, bu soruları sormanın ‘muhafazakâr’ veya ‘ahlakçı’ olmakla alakası yok, ama hele muhafazakâr kesimin bunca yıl, bu sorulara takılmaması nasıl bir şeydir? Hadi, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmemesini İnönü’nün ‘milletin erkekliği ile oynağı’ şeklinde görebilen Demokrat Parti zihniyetinin, ahlaktan ve hususen ‘erkeklik’ten anladığı buydu. Demokrat Parti’yi göklere çıkaran zihniyet, hep bu kafada mı kaldı? ‘Muhafazakâr kesimden oyumuzu alır, iktidara tahvil ederiz, iktidarı da canımızın istediği gibi pervasızca kullanırız’, veya ‘bizden olan ne yaparsa yapsın makbul, karşıdaki ne olursa olsun kötüdür’ zihniyet bu mu?
Aydan’ın vefatı ertesinde Yeni Şafak gazetesi, haberi ‘Türkiye’ye aşkı öğreten kadın’ diye vermiş, muhafazakâr çevreden bir kadın yazar arkadaşımla, sonra, yine aynı çevreden, benimle benzer hisler içinde olan başka arkadaşlarımla, uzun uzun bunları konuştuk. Bence konuşulmaya, sizinle paylaşmaya değer meselelerdi, o nedenle yazdım.