'Milliyetçilik-ırkçılık' tartışmasına dair

Bir büyük cinayetin ardından 'yükselen milliyetçilik' ve hatta 'ırkçılığı' tartışmaya devam ediyoruz. Bir yanda, 'abartmayalım', koyu milliyetçilik adına, durumdan vazife çıkarmış birileri...

Bir büyük cinayetin ardından 'yükselen milliyetçilik' ve hatta 'ırkçılığı' tartışmaya devam ediyoruz. Bir yanda, 'abartmayalım', koyu milliyetçilik adına, durumdan vazife çıkarmış birileri var diye, tüm toplumu suçlamayalım, bu toplum yüzlerce yıldır farklılıklarla bir arada yaşayabilmiş, halen yaşayabilen bir toplum savunması öne çıkmaya başladı. Diğer yandan, 'hafifsemeyelim', ortada vahim bir durum var, bununla yüzleşelim, milliyetçilik diye yola çıkan zihniyetin gerisinde karanlık bir dünya var, inkârın lüzumu yok, işin ucu ırkçılığa, farklılığa tahammülsüzlüğe gider, gidiyor, diyen eleştirel tutum var.
Evet, bir ülkede, milliyetçilik, hatta vatanseverlik adına cinayet işlenebiliyor bile olsa tüm toplumu ırkçı, tahammülsüz diye yaftalamak doğru değil. Ama, bir dakika, farklılıklara tahammüllü bir toplumda, işlerin ne şekilde olursa olsun, cinayete varması normal mi? Veya cinayete kurban gitmiş birinin ardından, tepki vermek için 'Hepimiz Ermeniyiz' diye yürüyenlerin bu derece yadırganması anlaşılır bir şey midir?
Hadi, bu, bizim alışık olduğumuz, anlamını tam kavrayamadığımız bir slogan, neyin anlatılmak istendiğini dinlemek yerine, tırsıp, 'Evet, bu laf da yanlış oldu' diye yan çizmek olacak şey mi?
Peki, bunların hepsi oldu, bu olanlar karşısında, söylenecek tek şey, 'İşte görüyorsunuz, bu ülke ırkçı, faşist dolu, üstelik öyle olduklarını kabul etmiyorlar' demekle iş bitiyor mu? Hem ne zamandan beri, toplumsal olayları, sadece kültürel terimlerle açıklar olduk? Yok, ırkçılık, ayrımcılık, tahammülsüzlük, hot-zotçuluk, sadece ekonomik-sosyolojik nedenlerle açıklanacak şeyler değil. Üstelik, işi o çerçeveye hapsetmek, etik-ilkesel itirazları devre dışı bırakma riski taşıyor. Birisi son derece ırkçı bir tavır takındığında, ilk sözümüz, 'Bana hayatını anlat, hangi yoksunluklar seni bu noktaya getirdi?' demek veya 'Önce ekonomik-sosyolojik sorunları halledelim bu sorun nasılsa birkaç yüzyıl içinde hallolur' rehavetine kapılmak mümkün değil.
Eskiden sol gelenek, her şeyi sosyo-ekonomik gerekçelere ve çözümlere bağlar, gerisini boşverirdi, şimdilerde, sağ gelenek, zihniyet dünyası hesaplaşması yapmaya direnmek adına, sosyoekonomik gerekçelere sığınmak gereğini duyuyor. Peki ikisini bir arada yapmanın yolu yok mu, yoksa bulunamaz mı? Bulunamazsa, hiç yol alamayacağız demektir.
Türkiye'ye mahsus sorunlar ve onlarla her düzeyde yüzleşme ihtiyacı saklı kalmak şartıyla bir büyük soruyu ihmal etme lüksümüz yok. Soru şu: son
derece eşitsiz, savaşlarla ısınan, büyük iktidar mücadelelerine sahne olan bir dünyada, o dünyanın her köşesinde karanlık zihniyetlerin yükselişi tesadüf müdür ya da sadece zihniyet meselesi midir? Ortadoğu'da yükselen fundamentalizm ve iç savaşları fukara Araplara, Fransa'da yükselen ırkçılığı Fransız alt, alt-orta sınıfına, Türkiye'de yükselen hoyrat milliyetçiliği Hayal-Samast benzeri, lümpen işsizlere yükleyip işin içinden sıyrılabilir miyiz? Veya güçsüz ulus-devletlerin, karanlık zihniyetlere sığınma refleksini (sonuna kadar sorgulamak ve itiraz etmek hakkını saklı tutmak şartıyla), dünyada yaşanan müthiş iktidar savaşlarını dikkate almadan kavrayabilir miyiz?
Evet, hepsini bir arada yapmak zor. Yani, hem etik, ilkesel olana sahip çıkıp, sebebi ne olursa olsun, cinayete cinayet, ırkçılığa ırkçılık deyip, sonuna kadar karşı çıkacağız, hem bu karanlık bataklığın kökünü görmezden gelme yönüne savrulmayacağız. Hem 'Ne yapalım, bütün devletler varlıklarını şu veya bu şekilde sonuna kadar savunuyor, biz de bu yolda yapıldığı varsayılan her şeye göz yumalım' demeyeceğiz, hem meselenin sadece Türkiye meselesi olmadığını hesaba katacağız. Kuşkusuz zor bir durum, ama siyasi tutum takınmanın, siyasi yer belirlemenin son derece zor olduğu bir dünyada, dönemde ve ülkede yaşıyoruz, ya bu zorluğu göze alacağız, ya söylediklerimizin ve yaptıklarımızın hiçbir karşılığı olmayacak diye düşünüyorum.
Not: Geçen hafta yazdığım 'Trabzon buluşması' başlıklı yazımda, Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz, 'Kocaeli Milletvekili' diye geçmiş. Diğer taraftan, başta Mehmet Kazancı (Memur-Sen) olmak üzere emeği geçen bazı arkadaşlarımızın ismini belirtmeyi ihmal etmişim.
Hepsinden özür diler, tekrar teşekkür ederim.