Ramazan ve bayramı

Dinli veya 'din'siz olabilirsiniz, yine de hep birlikte bayram kutluyoruz. Bayram için, 'memlekete' de, Monte Carlo'ya da gidiyor olabilirsiniz, sonuçta tüm bunlara, Ramazan ayını, sıradan aylara bağlayan bir 'tatil' vesile oluyor.

Dinli veya ‘din’siz olabilirsiniz, yine de hep birlikte bayram kutluyoruz. Bayram için, ‘memlekete’ de, Monte Carlo’ya da gidiyor olabilirsiniz, sonuçta tüm bunlara, Ramazan ayını, sıradan aylara bağlayan bir ‘tatil’ vesile oluyor. Bu bile üzerinde biraz düşünmeye değmez mi? Bakın, ‘deliye her gün bayram’ diyerek, bir gerekçe, bir vesile, bir gönderme olmadan, hergünü ‘bayram’ olanlara, deli demiş oluyoruz. Bu bayrama ister ‘Şeker Bayramı’, ister ‘Ramazan Bayramı’ diyenlerden olalım, bu bayramın göndermesi ‘Ramazan’ ayına, onun bitişini idrak ediyoruz. Veya ‘idrak’ etmiyor, sadece adet olduğu için usule uyuyor, tatil yapıyoruz. Keşke, bu ay ve olay vesilesi ile, oruç ayı üzerine hiç olmazsa beş, on dakika daha derinlemesine düşünsek diyorum.
Ramazan ayı boyunca, her Müslüman ülkede (veya üzerinde daha çok anlaşabileceğimiz ‘nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan her ülkede’ diyelim), dini bir hava esiyor, gazeteler, televizyonlar dini sohbetler yayımlıyor, iftarlar düzenliyor, ama hepsi bu. ‘Daha ne olacak? Zaten AKP iktidarı ile muhafazakar bir kıskaca girdik, çember daha da mı daralsın istiyorsun? Yetti gayri!’ diyebilirsiniz. Yok, o değil, benim beklediğim, inananların bir ay boyunca oruçla mükellef olduğu bir zaman diliminde, inananın da inanmayanın da, ‘nedir tüm bu mükallefiyetlerin anlamı, hayatımızdaki karşılığı ne? diye bir kez daha düşünmeleri, böyle bir havanın doğması. O kadar.
Ramazan orucu veya birçok dinin her türden orucu ile amaçlananın, insanlara lüzumsuz ‘eziyet’ çektirmek olmadığını tahmin edersiniz. Bildiğiniz gibi, inananlar için, ‘Allah rızası için’ zevk ve ihtiyaçlarımıza belli bir süre uzak durma pratiği öncelikle, beşeri varlığımızın üzerinde bir güce teslimiyeti teyit etmek. İnancın temeli olan bu teslimiyet, oruç pratiği çerçevesinde, varoluşumuza ilişkin ipuçları ve yol haritalarının altını çiziyor. Sıradan heva ve heveslerimize mahkûm olmayabileceğimizi, bedenimize mahkûmiyeti (belli sınırlarda da olsa) aşacak bir gücümüz olduğunu, yani, diğer canlılardan farkımızı, ‘eşref mahluk’ olduğumuzu hatırlatıyor veya hatırlatmalı.
Oruç ayı, oruç tutanlar için, açlık dolayısıyla bünyelerini zorlayan değil, bize tüm bunları yeniden hatırlattığı ölçüde ‘sarsıcı’ olmak durumunda. Ramazan’da hayat, açlık, uykusuzluk değil,  bu nedenle, bir ölçüde durmalı, durup düşünmek için, düşündükçe durmak için. 
Oysa, artık dünya öyle bir dünya değil. Hâkim olan, ‘Durmak yok yola devam!’ havası. Bir yandan iftar sofraları, din sohbetleri, diğer yandan, ‘alın, satın, ekonomi canlansın’ ilanları, ümidini tüketmeye, tükettirmeye bağlamış bir insanlık tablosu. Kapitalist sistem denilen küresel bir azgınlığın esaretine karşı çıkmak kolay değil, biliyorum. Ama, bu hâkimiyeti hiçbir şekilde sorgulayamıyan, bunun kıyısından geçmeyip, habire yanından dolaşmaya çalışanların bir büyük varoluş tasavvurunun taşıyıcısı oldukları iddiası ne kadar anlamlı olabilir ki? Olmadığı, olamadığı ölçüde, dine, dinlere ilgi dünya çapında ne kadar artıyor gözükse de, bu kof bir çırpınış olarak kalacak.
Ağırlığını, vekarını kavramadan din taşımak kolaylaştığı sürece, dine ‘yaklaşmak’ kolay, ama vadettiği mesajdan fersah fersah uzağa düşmek mukadder olacak. Şimdiye kadar uzak duranların, turistik umre ziyaretleri artarken, diğerlerinin içindeki Monte Carlo hevesi büyüyecek, şimdilik kaçamak doğum günü partileri ile idare edecekler. Sonuçta kendilerine edecekler, ilahi mesajın pırıltısına gölge düşürmeye kimsenin gücü yetmeyecek.