'Rejim'in koruyucusu kim?

Bu soruyla karşılaştığında ve mevcut koşullarda, insanın, fıkralardaki gibi, 'Vallahi ben değilim!' deyip işin içinden sıyrılası geliyor.

Bu soruyla karşılaştığında ve mevcut koşullarda, insanın, fıkralardaki gibi, ‘Vallahi ben değilim!’ deyip işin içinden sıyrılası geliyor. Daha doğrusu, ben birkaç günlüğüne Türkiye’den ayrıldığımda hava bu idi. ‘Rejimi koruyup kollamak’ netameli bir işti. Oysa, belli ki, iki-üç günde çok şey değişmiş, doğru cevap, ‘polis’miş!
Ben yokken rejim meselesi, yine tartışma konusu ve de dillerde nağme olmuş. Başbakanımız, Emniyet Teşkilatı’nın bir açılış töreninde, teşkilatın rejimin güvencesi olduğu türünden bir açıklama yapmış, konu böyle açılmış. Medya mensupları büyük Türk aydınlarının görüşlerine başvurmuş, herkes kendi meşrebine göre, konuşmayı yorumlamış. Dün itibarıyla, benim gazetelerde karşılaştığım tablo bu idi.
Kimsenin aklına, ‘devlet büyükleri’ böyledir, açılışlarda, o teşkilatı öven konuşma yaparlar, bu konuşmaların derin anlamları yoktur’ gibi bir ihtimal gelmemiş. Gelememiş, çünkü, ‘rejim’ konusu hassas bir konu. Diğer taraftan, askerle gerilime karşın, hükümetin emniyet teşkilatı ile ciddi ‘uyum’ içinde olması söz konusu. Başbakan’ın konuşmasının tartışma nedeni olması, belli ki bu nedenden.
İlginç olan veya hiç ilginç olmayan, bazı büyük Türk demokratlarının, “Öyle şey olur mu? Bu anlayışın sonu polis devletine kadar varır, Başbakan öyle demek istememiştir herhalde” demek yerine,
“Evet, öyledir, asker dış düşmanla, polis suçluyla mücadele için vardır” gibi açıklamalara girişmişler. Bazıları, “Başbakan haklı, aksi düşünen militer zihniyettir” diye devam etmişler. 
Aslında, çok da haksız değiller, otoriter ve totaliter devletlerin çoğu, polis baskısı ile ayakta kalır, bu tür ülkelerde polis ‘rejimin bekçisi’dir. Bizim demokratların birçoğu, demokrasi için asker dışında hiçbir tehlike tanımadıkları için, onlar için belli ki polis devleti veya sivil diktatörlük gibi bir sorun yok.
Daha aklı başında olanlar, böyle bir akıl yürütmeyi baştan reddedip, ‘rejimin teminatı halktır, toplumdur’ gibi açıklamalar yapmışlar. Benim gördüğüm kadarıyla, işin karmaşıklığına hakkıyla işaret eden, en sağduyulu yaklaşım Murat Belge’ninki idi.
Yoksa, işin içinden, ‘halk’ veya ‘toplum’ diye çıkmak da mümkün değil. Bu, ancak asgari toplumsal mutabakat üzerine işleyen demokrasiler için geçerli. Yoksa, mevcut siyasi rejim konusunda fevkalade bölünmüş bir toplumda, toplumun ne herhangi bir rejimin ve hatta demokrasinin güvencesi olması imkânsız.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum bu açıdan son derece sıkıntılı. Mevcut gerilim koşullarında, hiçbir kurumu ders kitabı tanımları ile tanımlamak ve buradan bir yere varmak mümkün değil. O nedenle, sonuçta, tüm kurumlar ve eylemleri son derece tartışmalı. Bırakın asker ve polisi, yargı için de aynı şeyi söylemek zorundayız. Hukuk dediğimiz şey de nihayetinde, sübjektif bakışlarlardan etkilenmek durumunda. AKP’ye kapatma davası açan
Cumhuriyet Başsavcısı ile Ergenekon davası savcısı sonuçta aynı hukuk sisteminin üyeleri. Sorun bakalım, ne konuda ne kadar anlaşabilirler.
Ben diyorum ki, bırakalım lise kompoziyon ödevi laflarını, ders kitabı tanımlarını. En parlak lafları eden münazara kazanmayacak. Hepimiz kaybedeceğiz. Parlak lafların ardına sığınıp, olan biteni hakkıyla değerlendirmekten ne kadar kaçarsak, başımız o kadar belaya girecek, Türkiye’de demokratik çözüm ihtimali zayıflayacak.
Zaten, aydın, demokrat denilen insanlara kimse kulak asmamaya başladı. Daha fazla demokrasinin çözüm olduğuna inanlar münazara çocuğu olmakta ısrar ettiği sürece, durum daha da vahim bir hal alacak. Komplo teorileri, düz mantık temelli otoriter siyasal söylemler tam da böyle ortamlardan beslenir. Diğer taraftan, demokratlık adına, sabah akşam darbe/ asker mevzusunu ısıtıp ortaya atmakla alınacak yol, sanıldığı kadar parlak olmayabilir. Bir sabah, çevremizi artık hiç tanıyamadığımız bir kâbusa uyanmak istemiyorsak, aklımızı başımıza alalım.