Şam'da din dersi

Başbakan Erdoğan'ın, geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Suriye ziyareti, her şeyden önce, yakın zaman öncesine kadar sorunlu iki komşu ülke arasında, barış ve dostluk yönünde, son iki yıldır başlayan olumlu gelişmelerin bir devamı olarak kuşkusuz sevindirici bir olay.

Başbakan Erdoğan'ın, geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Suriye ziyareti, her şeyden önce, yakın zaman öncesine kadar sorunlu iki komşu ülke arasında, barış ve dostluk yönünde, son iki yıldır başlayan olumlu gelişmelerin bir devamı olarak kuşkusuz sevindirici bir olay.
Suriye ziyareti, daha ziyade, Suriye ile ABD ve İsrail'in arasında arabuluculuk yolunda bir adım olarak öne çıktı. Her iki ülkenin de, tamamen ABD'nin rızası hilafına, müthiş bir dostluk atağına girişmelerini beklemek saflık olur. Ben, bu çerçevede de olsa, Türkiye-Suriye yakınlaşmasını, başından ve toptan hafifsemek eğiliminde değilim. Tabii, ilişkilerin seyri, zaman içinde, iyiden iyiye, ABD'nin bölgeye istediği nizamı vermesi için, Türkiye'nin işe koşulması halini almadığı sürece.
Asıl özlediğimiz, bu bölgede yaşayan tüm ülke ve halklar arasında, bu tür projelerin gölgesinin hiçbir şekilde kirletme ihtimali olmayan, samimi barış ve dostluk ilişkilerinin gelişmesi. Ancak, Ortadoğu, zorba bir işgal ve yıldırma tehdit ve tehlikesi altındayken, asgari kazançlarla yetinmek, daha doğrusu onlardan yola çıkmak zorundayız.
Diğer taraftan, bu önemli ziyaretin, basın tarafından belki de en fazla önemsenen ve öne çıkarılan bir 'boyut'u bence de önemli, ama farklı bir nedenle. Okumuşsunuzdur, birçok gazete manşet yaptı: Erdoğan, Emevi camisini gezerken, mihraba bağlanmış bez parçaları görmüş ve 'sinirlenmiş', 'Bu şirk'tir diyerek, makas isteyip, bunları kesmiş. Olay, 'Bakın Müslüman ama ne çağdaş!' vurgusuyla verildi, eminim birçoğu da böyle düşünüyordur. Öyle düşünmeyen de, makaslama olayından dolayı değil, Başbakan'ın 'çağdaş'lığı karısının başını açmak noktasına getirmediği için öyle düşünmüyordur.
Bana sorarsanız, bir başbakanın gittiği ülkede, cami ziyaretinde, 'din dersi' vermesi, yakışık alır bir hadise değil, bu bir. Dahası, yukarıda da bahsettiğim gibi, bu bölgeye 'çekidüzen vermek' projelerinde, Türkiye'nin taşeronluğu gölgesi, barış ve dostluğu gölgeleyen, tabloyu bir yanından bozan bir etkenken, bu tür bir davranış daha da tatsız, bu da iki!
Zira bu, söz konusu olaya mahsus bir tartışma konusu değil. Erdoğan'ın bu davranışı, çok daha geniş ve derin bir din tartışmasının bir uzantısı.
Bu tartışmanın arka planında, sizin de, hiç değilse her ramazan TV tartışmalarına düşen, türbelere çul-çaput bağlamak, hatta türbe ziyareti gibi davranışları, gerçek dine aykırı ve hatta onu yozlaştıran, 'hurafe'ler, uydurma alışkanlıklar olarak karşı çıkma yaklaşımı var. Kimsenin, ibadet veya ziyaret yerlerine çaput bağlamayı veya benzerini, dinen ciddiye alacak, şahane bir dindarlık örneği olarak tarif edecek hali yok.
Ama, böylesi, diyelim, 'havai' davranışlar, din dışı veya İslam dışı olunca neden, kimsenin hiddetini çekmiyor, hatta sevimli bile bulunuyor da, iş Müslümanların, kendince edindikleri uyduruk veya değil, alışıklanlıklara gelince, birdenbire ciddileşiyor. Mesela neden, kimse yılbaşı dolayısıyla tüm alışveriş merkezlerinde cirit atan 'Noel Baba'lara, isyan edip, 'Kaldırın bu soytarı kılıklı adamları etraftan, ne Noel Babası, ne hediyesi, çocuklarımızın kafasını hurafe ile dolduruyorsunuz' demiyor? Veya çam ağacı süslemek de, bir nevi çama çaput bağlamak değil mi? 'Ama kimse ondan medet ummuyor' mu diyorsunuz? Ondan ummuyor da, çağdaş, modern dediğiniz adam ve kadınlar, 'burçların dünyası'ndan ve buna benzer bir sürü şeyden başını alamıyor, burçların hareketinden medet umuyor, Başbakan'ın gazetelerin burç sayfasını yırtacağını tasavvur edebiliyor musunuz?
Mesele, o değil, Müslüman dünyada 'yanlış' arama meselesi. O nedenle, tatsız, rahatsız edici. Bunun dışında, türbe ziyareti, vb. şirk midir, değil midir ayrı tartışma. O tartışmayı, sevgili Dücane Cündioğlu, çeşitli vesilelerle hakkıyla yapıyor, kulak vermenizi tavsiye ederim.