'Şark meselesi'

Ben, geçen hafta Halep'te gerçekleşen ve Başbakan Erdoğan ile Suriye </br>Devlet Başkanı Beşar Esad'ın birlikte izlediği dostluk maçı hayırlara vesile olur, uzak düştüğümüz yakın coğrafya...

Ben, geçen hafta Halep'te gerçekleşen ve Başbakan Erdoğan ile Suriye
Devlet Başkanı Beşar Esad'ın birlikte izlediği dostluk maçı hayırlara vesile olur, uzak düştüğümüz yakın coğrafya ve kültür dünyasına ilgimiz ve bilgimiz artar diye sevinirken, ne yazık ki pek de öyle olmadı. Olay, 'Şark' ülkelerinden birinde geçtiği için olsa gerek, pek heyecan uyandırmadı.
Benzer bir şey, diyelim Yunanistan'da yaşansaydı, Türk takımı Halep'te gördüğü ilgi ve sevginin yarısını orada görseydi, basın bir hafta kutlama yapardı. Yanlış anlamayın, Yunanistan ile dost olmayalım, uzak duralım demiyorum, başka bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Mesele sadece Suriye, onun rejimi, Türkiye ile geçmişte yaşadığı gerginlik, şu anda içinde buluduğu ittifaklar vs. de değil, tüm Ortadoğu'ya karşı mesafeli olmak gayreti ve hatta kompleksi. Bu, öyle sıradan bir uzak durma da değil, zaman zaman küçümseme hatta aşağılama dili üreten tatsız, sorunlu bir durum. O kadar ki, maçın ardından, bir gazetenin spor sayfası, orada yaşanan organizasyon sorunlarına işaret etmek üzere, 'Halep'te Arap işi!' manşetini atabiliyor.
Bu nasıl bir dildir, 'Arap işi' ne demek? Araplar geri, pejmürde bir halktır, yaptıkları organizasyon da bu kadar olur demek. Nitekim, Başbakan ile maçı izlemeye giden gazetecilerden bazısı olaydan ve Halep'ten hiç bahsetmemeyi, diğer bazıları ise, benzer bir dil kullanmayı tercih etmişler. Bunlardan biri, Ahmet Hakan (Hürriyet), olayı 'Başbakan'ın uçağına binmenin yedi külfeti' başlığı altında değerlendirmiş, ilk altı madde bu gezilere ilişkin genel şikâyetler, yedincisi ise, bu genel şikâyetlerin derecesinin 'herhangi bir Şark memleketinde' en az üçle çarpılması gerektiği şeklinde ifade edilmiş. Yani, Halep'ten bahis, 'herhangi bir Şark memleketi' kategorisi içinde olumsuzlukların katmerlenmesi vurgusu şeklinde, hepsi bu.
İsterseniz, şu Başbakan'ın uçağı konusuna da kısacık değinelim. Ben bir kez, Başbakan'ın Lübnan gezisine katıldım ve hayretler içinde kaldım. Şöyle ki, önceden gezi programı bizlere dağıltılmasına ve uçakta Başbakan ile görüşme fırsatı verilmesine karşın, birisi hariç (Cengiz Çandar) hiçbir arkadaşımız, Başbakan'a, geziye ilişkin hiçbir soru sormadı. Belli ki, geziye katılanlar bunu Başbakan ile sıradan bir görüşme fırsatı olarak değerlendiriyor, gündeme ilişkin meselelere yoğunlaşıyor. Nitekim, belli ki, Halep gezisi de böyle olmuş, dönüşlerinde cumhurbaşkanlığı konusunda edindikleri intibaları yazdılar. Dahası, gidilen yere ilişkin hiçbir merak ve ilgi söz konusu olmuyor. Biz Lübnan'a gittiğimizde (ve hâlâ) çok ciddi bir kriz yaşanmasına rağmen hiç kimse (yine Cengiz Çandar hariç) oradaki durumu merak edip, etrafına alıcı gözle bakmadı. O zaman, Lübnan basını bu olaya çok geniş yer vermesine karşın, bizde hiçbir haber çıkmadı. Ben, bu gezilerin, bu gezilere katılmanın gazetecilik adına fazladan bir anlamı olması gerekirdi diye düşünürken, katılanlarn bir de, 'Aman ne yorulduk, üstelik Şark memleketlerinin fazladan cefasını çektik' şikâyetinde olmasını anlamak mümkün değil.
Dönelim, 'Şark meselesi'ne, 'Şark meselesi' diyorum zira, bizimkiler Doğu'ya neredeyse, 19. yüzyılın Batılı emperyalistlerinin gözünden bakıyor. Oryantalist dili, bu kadar fütursuzca kullanmalarının başka bir izahı olabilir mi? Gaziantep'ten, araba ile bir saat uzaktaki Halep onların gözünde 'Şark', orada yaşayanlar, organizayon beceremeyen 'Araplar', yani kısaca, 'adam olmaz'lar. Bu kafaya göre, biz onlardan ne kadar uzak olduğumuzu ispat edersek, o kadar akıllı, disiplinli, kısaca 'medeni' olduğumuzu ispat etmiş oluyoruz. Kime mi? Tabii ki, medeni dünyaya, Batı'ya, ama önce kendimize.
Böylece, 100 yıl önce başlayan, Batı karşısında yenilmiş olma kompleksimizi, yaramızı tedavi etmeye çalışıyoruz. Arap kardeşlerimiz, darılmasın, bu kompleks, bizim kendimize bakışımızı da, aynı şekilde belirliyor. Oryantalist dili o kadar içselleştiriyoruz ki, kendimiz için bile bazen, benzer ifadeler kullanıyoruz. Bakın, iki buçuk yıl önce bir alışveriş merkezinde çıkan yangın haberini bir gazete, 'Makyajın altından ihmal ve Türk kafası çıktı...' başlığı ile vermişti (Sabah, 16 Aralık 2004). Daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı?