Sarkozy ve AKP

Biliyorsunuz, 'Avrupa kusursuz bir demokrasi mabedidir' yaklaşımından hareket eden biri değilim.

Biliyorsunuz, 'Avrupa kusursuz bir demokrasi mabedidir' yaklaşımından hareket eden biri değilim. Avrupa demokrasilerini, doğal olarak kusurları olan, ancak gelişmiş demokrasiler olarak görür, orada olanları yakından izlemeye çalışırım. Buna karşın, her değerlendirmelerinde Avrupa demokrasilerini örnek gösterenler, bugünlerde fazlasıyla 'içe' kapanmış, 'milli iradeci demokrasi' anlayışına sıkı sıkıya sarılmış vaziyetteler.
Fransa'da Sarkozy'nin başkanlık seçimini kazanmasıyla sonuçlanan seçim sürecini, Türkiye'ye ilişkin tavrına odaklanarak izledik. Geçen hafta, bu seçimin uluslararası alandaki anlamına dikkat çekmeye çalışan bir yazı yazdım. Şimdi de, Sarkozy'nin kurduğu hükümete dikkatinizi çekmek istiyorum. Bilmem ilginizi çekti mi, Sarkozy, iki turlu seçimde, kesin zafer sayılacak bir çoğunlukla seçimi kazandı, ama karma bir hükümet kurdu. Öncelikle, solun öne çıkardığı kadın ve çokkültürlülük temalarını dikkate alarak, bol sayıda kadın bakan ve bir Kuzey Afrika kökenli bakan atadı. Dahası, bunun ötesinde, kabinesinde önemli bakanlıklardan bazılarını partisi dışından isimlere, üstelik sosyalistlere verdi. Sosyalist siyasetçi ve 'Sınır Tanımayan Doktorlar' (MSF) oluşumunun kurucusu Bernard Kouchner, Dışişleri Bakanı oldu. Finacial Times, Sarkozy'nin bu atağını 'merkez ve merkez solu ele geçirmek' olarak yorumladı (19 Mayıs 2007). Sarkozy'nin bu atağı çeşitli açılardan tartışılıyor, ama aklı başında kimse bu atağı 'taviz', milli iradenin gölgelenmesi olarak görmüyor.
Oysa, ben tam bir sene önce, AKP'nin partisi dışından bir aday göstererek, muhtemel cumhurbaş-kanlığı geriliminden kaçınması gerektiğini söyledi-ğimde, AKP çevrelerinden, dünyanın en saçma önerisini dillendiriyorum muamelesi görmüştüm.
O kadarla da kalmadı, Erdoğan ve Gül dışındaki adaylar 'taviz' olur anlayışı hâkim oldu, hâlâ o kafada olanlar var. Oysa, demokrasiyi, sayısal çoğunluk, milli iradeyi, sağ seçmenden ibaret gören anlayış Türkiye'de demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden biri.
AKP, demokratikleşmenin önünü açabilecek konumdan, bügünkü konumuna, İslamcı bir parti olduğu için değil, 1950'lerden beri, sıkı sıkıya sarınılan ve hâlâ yeterince sorgulanmayan, sağ-muhafazakâr-iktidarcı demokrasi tanımının dışına çıkamadığı için geldi. Halen, 'demokrat' aydınların çoğu, olaylara, bu demokrasi tanımı çerçevesinden bakıyorlar.
Sağ-muhafazakâr çevrenin ve onları destekleyen demokrat aydınlardan birçoğunun iddiası olan, devlet/millet ayrımı Türkiye'de olanları açıklamaya yetmiyor. Söylediklerini beğenelim, beğenmiyelim, mitinglerde toplanan insanları, 'devletin ajanı', 'potansiyel faşist' olarak, buna karşı çoğunluk partisinin belirlediği Meclis iradesini tek demokratik platform olarak takdim etmek, üçüncü dünya demokratlığının ötesine geçememektir.
Bu ülkede birileri, toplumun geniş muhafazakâr kesimlerinin taleplerini kale almamakta ısrar ettiği, diğerleri ise, 'milli iradeyi' sadece ve sadece bu muhafazakâr kesim çerçevesinde tanımladığı için, demokrasi sürekli patinaj yapıyor. Bunu artık görelim. Ortada asker müdahalesi var diye, sağ-muhafazakâr otoriter kafayı sorgulamayı hep ertelemek durumunda kaldığımız sürece, askeri vesayetten de, demokrasi patinajından da hiç kurtulamayacağız.
Fransa'daki seçim sürecinde, solun adayı Royal, 'Sarkozy seçilirse, toplumsal çatışma çıkar' demişti. Gerçekten de, Fransa'da seçim, bu kez oldukça gergin bir havada geçti, ama Sarkozy gibi, ılımlılıktan yer yer uzak duran bir lider bile bu mesajı almış gözüküyor. Demokrasilerin yaşaması, sivil siyasetin demokratik atmosferi korumakta titiz davranmasına bağlı. Gelin, klişelere sığınmak yerine bu atmosferi oluşturmanın koşullarını tartışalım.