'Sıratı müstakim üzre' marka ayakkabı ile yürümek!

Eski MÜSİAD Başkanı, Erol Yarar, Işık Lisesi'nden sınıf arkadaşım ve artık sadece zaman zaman karşılaştığım ama sevdiğim biridir. O nedenle umarım, yazacaklarımı şahsi algılamaz.

Eski MÜSİAD Başkanı, Erol Yarar, Işık Lisesi’nden sınıf arkadaşım ve artık sadece zaman zaman karşılaştığım ama sevdiğim biridir. O nedenle umarım, yazacaklarımı şahsi algılamaz.
Konu, Müslümanlık, burjuvazi, zenginlik, lüks, vs. olunca kendimi tutamıyorum. Yarar’ın, dün, Star gazetesinde yayımlanan röportajını da bu nedenle es geçemedim. Zamanında, o zamanın MÜSİAD
Başkanı Ali Bayramoğlu’nun bir röportajı üzerine ‘MÜSİAD MÜSlümanlığı’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Yine farklı şeyler yazmayacağım, ama özellikle de ‘MÜSİAD MÜSlümanlığı’ anlayışı yaygınlaştığı için, tekrarda hayır var diye düşünüyorum.
Baştan söyleyeyim, inançlı bir insan olarak tanınıyor diye kimseyi münhasıran ve şahsen sorgulama hakkımız yok diye düşünüyorum. ‘Vay, hani mMüslümandın, neden marka giyiyorsun?’ demenin âlemi yok, herkesin kendi bileceği iş. Mesele sadece Müslümanlar için değil, solcular için de böyle. Kimseyi tek tek sorgulamanın alemi yok, mesele; tercih, zevk, ve benim için en çok ‘vicdan’ meselesi. Asgari ücretin şu olduğu memlekette, iki, üç, daha fazla katını ayakkabıya vermekte vicdani bir sorun görmeyen istediğini yapabilir. Müslüman inançlı biriyse, hesabını Allah’a verir, değilse, vicdanı ile hesaplaşır, kendini şu ‘fıkhi’ gerekçeye veya bu mazerete ikna eder, olur biter.
Nitekim, Erol Yarar da, ‘Bir lokma bir hırka’ya inanmam’ demiş. Olabilir, inanır, inanmaz, herkesin kendi bileceği şey. Sorun başka yerde. ‘MÜSİAD MÜSlüman’ları, ‘İslamın iktisat ahlakı’, hatta daha genel çerçevede İslami değerler diyebileceğimiz son derece tartışmaya açık bir alanı, habire tartışma dışına çekmeye, kendi bakış açılarını mutlaklaştırmaya çalışıyorlar. Sorun bu.
‘Kimi Müslüman, kanaate öncelik verir, davranışlarının merkezine bunu yerleştirir, kimisi,
bunu abartılı bulur’ demiyorlar. ‘Müslümanları kanaatkârlıkla kandırdılar, şimdi Müslümanlar doğru yolu buldu’ diyorlar. Kapitalistleşmeye, burjuvalaşmaya, hatta marka ayakkabıya geçmeye, ‘sıratı müstakim’ muamelesi yapıyorlar.
Aslında, Müslüman coğrafyanın daha önce kapitalistleşememesine hayıflanıp, kanaatkârlığı bir değer olmaktan çıkarmakla kalmayıp, zımnen ‘suçlu’ ilan ediyorlar. Tabii, Müslüman coğrafyanın neden kapitalistleşmede geç kaldığı sorusu öyle, el yordamı bir tarih ve dünya muhasebesi ile cevaplanabilecek şey değil. Bir bahsi diğer. Önemli olan, Müslüman burjuvazinin, tarihi hayıflanması ve kısmen her beşerin zaafı olan nefsne yenik düşme eğilimlerini meşrulaştıracağım diye, fazladan, değer aşınmasının yollarını döşemesi. Mesela, ‘kanaatkârlığı’, ‘yanlış anlama’, ‘Müslümanların gücünü kırma’ gibi ithamlarla ‘değer’ mertebesinden ‘zanlı’ mertebesine indirmesi. Zenginliğin, kırık dökük teolojisini yapmaya girişmesi.
Bu noktada hatırlamamız gereken çok önemli bir husus daha var. Bu ülkede dindarların kapitalistleşmesini, ‘Madem ki Müslümansın azla yetin!’ diyen  Batılılaşmış burjuvaziye karşı verilmiş, bir büyük cihat hikâyesine çevirmenin âlemi yok. Zira, ‘madem ki Müslümansın o zaman azla yetin’anlayışı daha ziyade, fukara Müslümanları, az ücret ve sosyal haklardan mahkûm eden, ‘dindar’ işadamlarının sığınağıydı. Bunlar ne çabuk unutuldu/unutturuldu? Bırakın az ücreti, sosyal hakkı, Müslüman sermayenin oarsında burasında, şu veya bu gerekçeyle dindar vatandaştan toplanan paralar yok mu?
Müslüman veya değil, istediğini yapsın, istediği marka ayakkabıyı giysin ama, tartışmaya açık konulara marka giydirip, herkese yutturmaya girişmesin.