Sivil istibdat

İngiltere'de, İşçi Partisi'nden bir milletvekili Helena Kennedy, kamu yararı gerekçesiyle sivil özgürlüklerin sınırı daralıyor diye, kendi partisinin bazı uygulamalarını eleştiren bir yazı kaleme almıştı.

İngiltere’de, İşçi Partisi’nden bir milletvekili Helena Kennedy, kamu yararı gerekçesiyle sivil özgürlüklerin sınırı daralıyor diye, kendi partisinin bazı uygulamalarını eleştiren bir yazı kaleme almıştı. Yazısında, “İstibdat, dikta (tyranny) sadece üniforma ile gelmez, Armani takım elbisesi içinde de gelebilir, bu tehlikeyle karşı karşıyayız” diyordu. Üstelik, bunu dediği zaman, daha henüz, 11 Eylül sonrası ‘terör’ gerekçesiyle devreye giren, özgürlük kısıtlayıcı kanun ve uygulamalar söz konusu değildi (The Guardian, 5 Temmuz 2001).
Bizim istibdat rejimimiz Armani mi, başka marka mı giyiyor bilemem, ama üniformasız bir istibdada doğru tam gaz gittiğimize hiç şüphe yok. Her otoriter rejimin, dönemin ‘düşman’, ‘tehdit’ ‘tehlike’ algısı ve bahanesi değişiktir. Uygulaması ise birbirine çok benzer; ‘o’ düşmana, tehdide, tehlikeye karşı her şey mübahtır, herkes zan altındadır, suçlanması, damgalanması an meselesidir.
Kennedy, kendi hükümetini, bu konuda ‘yeniden düşünmeye’ davet ediyordu. Ben de, mevcut hükümeti ve onu destekleyenleri, niyetleri halisse yeniden düşünmeye davet etmek istiyorum.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın ‘Ergenekon şüphelileriyle ilişkisi olup olmadığının’ belirlenmesi için dinlemeye maruz kalması üzerine, bu konu yeniden gündeme geldi. Bence, gündemden hiç düşmemeli. Halihazırda, ‘Ergenekon davası’ bir büyük gözaltı rejiminin gerekçesi olarak baskılama aracı olarak işliyor. Tıpkı, ‘28 Şubat süreci 1000 yıl sürecek’ mantığında olanlar gibi, bu süreci de 1000 yıllık bir sopa gibi kullanma iştahı söz konusu.
Hele de, bu konuda en ufak bir tereddüdünüz olsun, damgalanmak an meselesi. Ergenekon çetesi ile bağınızın olamayacağı çok aşikârsa, ‘desteklemekle’, o da olmadı, ‘hafifsemek’le, ‘sulandırmak’la, yani ‘yardım ve yataklık’ etmekle itham ediliyorsunuz. Bana işlemez, ama birçok insan, neredeyse kendinden şüphelenir oldu. Bütün otoriter ve totaliter rejimler, dönemler böyledir. Dinlemez, dinletir, ses çıkaranı doğduğuna pişman eder, etmeye çalışır, o köşeye, olmadı bu köşeye sıkıştırır, nefes alamayacağınız bir alana mahkûm etmeden rahat etmez. Güç gösterip korkutur, emsal gösterip ürkütür.
Böyle rejimlerin, dönemlerin sözcüsü ve daha kötüsü tetikçisi çok olur. Dünün azılı ülkücüsü, 28 Şubat şakşakcısı karşınıza yeni dönemin yargıcı olarak çıkabilir. İktidarın heveslisi her zaman çoktur, mutlak iktidarın söz konusu olduğu zamanlarda, heveslerde artar, korkularda çoğalır. Mutlak iktidarın dışında kalmanın bedeli arttıkça, sadakat ihtiyacı zorunluluk halini alır. Dışarda kalanın canı çıkar, çıkmasın diye herkes bir yanından mevcut yapıya eklemlenmeye çalışır. Kimisi bunu mahçup bir biçimde, kimisi ‘baskın basanındır’ mantığı ile, üstelik heyheylenerek yapar. İlke kalmaz, değer kalmaz, hakkaniyet kalmaz, dostluk kalmaz. Böyle dönemlerin kişilik katliamlarının toplu mezarlıkları, çok sonraları gün yüzüne çıkar.
Böyle rejimlerde, dönemlerde özel hayat, mahremiyet diye bir şey olmaz. Devletin, milletin, şimdi de (ne acıdır ki) ‘demokrasi’nin yüksek menfaatleri uğruna bireyin özgürlüğü, mahremiyeti teferruat olur. Artık, bir bakanın ağzından ‘gizlenecek şeyiniz yoksa, dinlenmekten neden korkuyorsunuz’ türünden bir sözün çıktığı, anlayışın bu olduğu bir yerde yaşıyoruz.
Bu anlayışı ben sadece söz konusu bakandan değil, birçoklarından duydum. Hepsi bir yana, geçen sene katıldığım bir TV programında, canlı yayında, üstelik bir ‘hukukçu’nun ağzından duydum. Daha ne olsun?
Bir kez daha tekrar edeyim, ‘istibdat sadece üniformayla gelmez’.
Bir kez daha hatırlatayım, istibdat çıkmaz yoldur, kurbana doymaz, son ve en büyük kurbanı sahipleri olur.