'Suç' ve 'ceza'

Konunun detaylarından hiç anlamam, ama bu grupta yazı yazıyoruz diye, Doğan Medya Grubu'na kesilen 'ünlü' ceza konusunda bir şeyler söylemekten kaçınmak...

Konunun detaylarından hiç anlamam, ama bu grupta yazı yazıyoruz diye, Doğan Medya Grubu’na kesilen ‘ünlü’ ceza konusunda bir şeyler söylemekten kaçınmak, son derece ucuz bir davranış olur düşüncesindeyim. ‘Ne şiş yansın, ne kebap’ yazısı yazacak biri hiç değilim.
Yazmamak ‘ucuz’ kahramanlık olur, çünkü, her şeyden önce, ‘vay maaşını onlardan alıyor, onun için savunmaya geçti’ kompleksine yenilmek olur.
Çok şükür, şimdiye kadar ne Doğan Medya’dan, ne başka yerden ortalama standartların ötesinde bir gelir, maaş, imkân sağlamış biri değilim, bundan sonrası için de böyle heveslerim ve hedeflerim yok.
İkincisi, lafı dolandırmaya gerek yok, asıl sorunun medya-ticaret-iktidar ilişkilerinin genel çerçevesi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda hiçbir grubun patronu ile anlaşmamıza imkân yok. Zira, ben medya gruplarının başka ticari faaliyetlerinin olmasının kaçınılmaz olarak bağımlılık ilişkisi doğuracağını, bunun da özgür medya dediğimiz kavramı fazlasıyla zorlayacağını düşünüyorum.
Bu koşullar altında, olsa olsa, görece özgür basından söz ediyor olabiliriz. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada medyanın mevcut tablosu bu çerçevede değerlendirilebilir. Türkiye’de son gelişmeler, bu görece çerçevenin de, iktidar tarafından fazlasıyla zorlandığını gösteriyor. Soli Özel, Habertürk gazetesinde dünkü yazısında bu tabloyu çok güzel özetlemiş. Okumayan varsa, dönüp bakmasını tavsiye ederim.
Maliye, vergi ve ceza gibi işlerinden hiç anlamam, ama son tablonun bir medya grubuna verilen sıradan bir maliye cezası olmadığını görmek için tüm bunları bilmeye gerek yok. Bu türden kararlar dün de ‘siyasi’ idi, bugün de ‘siyasi’. Bir zamanlar, ‘irtica ile mücadele’ diye birilerinin üzerine gidiliyordu, Yeni Şafak gazetesi hedefti, bugün de benzer bir şey yapılıyor. ‘Dün olanlara ses çıkarmayanların bugün konuşmaya hakkı yok’ demekle işin içinden sıyrılmak mümkün değil.
Doğrusu ben dün sesini çıkarmayanlardan değilim, beni bağlamaz, ama işin içinden böyle çıkmaya çalışmak, ‘suç’ ve ‘ceza’nın mahiyetini itiraf etmekten başka bir şey değil. Bu, ‘Dün siz bizi yok etmeye çalışıyordunuz, şimdi sıra bizde’ demekten başka bir şey değil.
Dün yok edilmeye, susturulmaya çalışılan muhafazakâr kesimin hafızasını silmek, işi pişkinliğe vurmak mümkün değil. Ben neye, neden, ne kadar ‘öfke’ duyduklarını gayet iyi anlayan biriyim. Ancak, medya başta olmak üzere her alanda ‘öfke’ üzerine siyaset kurmak, bir başka cehenneme giden yola taş döşemekten öte, kimseye fayda sağlamayacak.
28 Şubat sürecini, AKP’yi iktidara getirerek, halk ve demokrasi mağlup etti. İktidardan beklediğim, dünün mağdurlarının bu şanlı zaferi hakkıyla taşıyabilmeleriydi. En büyük hayal kırıklığım, bu zaferin ağırlığını taşımak, hakkın tecellisinden ağırbaşlı bir mağrurluk çıkarmak yerine, eski haksızlıkları tersine çeviren, bayağı bir zorbalık çıkarmaları oldu.
İktidar mevkiinde olanlar, halihazırda hakkâniyeti, geçmişi tam tersine çevirmek olarak görüyorlar, oysa, bu bir haksız gidişin, başka bir haksız gidişle yer değiştirmesinden başka bir şey değil, olamaz. Cahiliyenin sonu, putların yerine yeni putlar ihyası ile olmadı.
Her iktidarın her türden çığırtkanı olur, hem de bolca olur, dün de vardı, bugün de var. Bu neviden çığırtkanların, dalkavukların yoldaşlığı ile yürülen yolun sonunun hayır olmayacağını bilmek gerek. Zira, bu neviden çığırkanlar, görmek gerekeni gizler kör, duymak gerekeni saklar sağır ederler. En kötüsü, hep duymak istediğinizi söyler, nefsinize kurban ederler.
Peygamberin halifesine bile ‘Eğrini görürsek, kılıcımızla düzeltiriz’ diyen bir gelenekten gelenlerin, ‘gözünüzün üzerinde kaşınız var diyenleri’ kılıçları ile düzeltmeye kalktıkları bir karanlık devre geldik. Oysa, halkın ve hakkın kılıcının düzelttikleriyle yetinmenin hiç de azımsanacak bir şey olmadığını, bunun ötesine geçerken kılı kırk yarmak gerektiğini, çünkü işin içine ‘nefs’in bulaşacağını, en çok bu heyetin bilmesi gerekirdi.