Tank sesiyle uyanmamak yetmez!

Genelkurmay Başkanı’nın basın mensuplarına yaptığı konuşmanın değerlendirilmesi, kuşkusuz önemli. Ama önce, Ergenekon! Zira, görüyoruz ki ‘Ergenekon’ konusunda muazzam bir kafa karışıklığı var ve kafalar gittikçe daha da karışıyor.
Meselenin, bizim bilemiyeceğimiz kısmı, yani zanlıların itham edildikleri gibi, fiili bir darbe girişimi içinde yer alıp almadıkları, bu ithamların delillendirip delillendirilemiyeceği hususu ayrı. Bunlar, gerçekten de, davaların seyri içinde ortaya çıkabilecek, hukuki meseleler. Ama, bunun ötesinde, lafların dönüp dolaştırıldığı ama fevkalade tartışmaya muhtaç bir mesele daha var. O da hukukun siyasallaşıp, siyasallaşmadığı.
Hemen söyleyelim, hukuk, fizik, kimya gibi bir şey değildir, yani fizik kuralları gibi tartışılmaz kuralları yoktur. Bu anlamda, ‘hukukun siyasallaşması’ dediğimiz şey, iki türlü olur. Birincisi, bir siyasi heyetin hukuk alanını denetim altına alıp, çıkarlarına alet etmesi ihtimalidir. İkincisi, belki de daha daha vahim ve ciddi bir konudur.
Bu noktada, hukukun, zaten siyasal bir yanı olduğu gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. Zira, hukuk sistemleri, öncelikle, her siyasal sistemi belirleyen temel ilkeler üzerine kurulur. O nedenle, her hukuk sistemi, temel çerçevesi bir kez belirlendikten sonra, tartışılmaz bir çerçevede işler, bu manada bir toplumsal emniyet çemberi oluştururlar. Böyle olduğu için, farklı hukuk sistemleri, farklı şeyleri ‘suç’ sayarlar.
Bugün İran’da bir hukuk sisteminin olmadığı söylenebilir mi? Elbette hayır, ama orada suç sayılan eylem, burada suç değildir, tabii tersi de geçerli.
Sadece bu kadar geniş manada değil, bir adım ötesinde, hukuk yine siyasaldır. Zira, adi suçlardan söz etmiyorsak, genel çerçeve içinde, yoruma açık alanlar vardır. Bu yorumlar, ister istemez siyasaldır. ‘Laikliğe tehdit’ olarak sayılan eylemler bunun en güzel örneğidir.
Laikliği ne kadar katı bir çerçevede tanımlarsanız, ‘tehdit’ isnadının alanı o kadar genişler. Hukuk da, o istikamette işler. Bu durumda, ortalık yerde namaz kılmak eylemine bile suç isnat edilebilir. Nitekim, yıllar boyu buna benzer olaylara şahit olduk. Söylemlerini dindarlık etrafında kuran partiler, yakın zamana kadar bu türden gerekçelerle kapatıldılar. Kim ne derse desin, hukuk
o zamanda siyasal bir zeminden hareket ediyordu.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, siyasal manada ‘tehdit’ tanımlarını ne kadar geniş tutarsanız, hukukun, suç tanımları bireyleri, o ölçüde mağdur edecek şekilde işler ve toplumsal barışı tehdit eder bir noktaya gelir. Bu noktada, ‘İşi hukuka bırakalım, şeriatın kestiği parmak acımaz’ diyemezsiniz. Acır, hem de çok acır.
Bu noktada, işi hukuka bırakamayız, siyasal çözüm gerekir. Mesela, laikliğin tanımını siyasi alanda esnetebilirsek, hukuk herkesi tatmin edebilecek bir zeminde, tartışmasız işleyebilir.
Ergenekon davasının, görünen yüzünün ötesinde, müphem ve karanlık kalan yanlarını bir yana bırakalım. Ama, bir de, bu anlamda sorunlu bir boyutu var. Şöyle ki, ‘darbe tehdidi’ tanımını alabildiğine geniş tutarsanız, sonu gelir, laikliği katı bir biçimde tanımlayan, bu açıdan beğenmediğiniz, ama yasadışı bir şey yapmamış olan herkese dayanır. Bu tasnife giren herkes, bir suça şurasından veya burasından bulaşmış sayılabilir, veya en azından zanlı konumuna düşer. Şimdilerde, yaşanan budur.
Şu ana kadar, bırakın savcıyı, iddianameyi, demokratikleşme adına, Ergenekon davasına tam destek veren demokratların birçoğu, suç isnat edilmiş bir çoklarını, suç işleyip işlemediklerini fazla da merak etmeden, ‘o kafada adamlar’ olarak hükmen mahkûm eden bir dil kullanıp, bu tür bir tavır gösterdiler.
Eski YÖK Başkanı, Kemal Gürüz, zamanında, üniversitede namaz kılan adamı nasıl potansiyel ‘şeriatçı’ olarak tanımladı ve bu istikamette davrandıysa, göz altına alındığında, diğerleri de ona potansiyel ‘darbeci’ olarak muamale etmekte sakınca görmediler.
Her şey ‘darbe’ tehdidi etrafında şekilleniyor diye, kalkıp, karşı dil olarak ‘sivil darbe’ gibi laflar icat etmenin anlamı yok. Ergenekon davası, çok daha köklü bir gözden geçirmeyi gerektiriyor. Bunun için, işin Türkan Saylan’a kadar dayanması gerekmiyordu. Olacak şey mi? Öyle olamadığına şahitlik edebileceğiniz, tanıdığınız
birine gelince, ‘pusulanın şaştığına’ kani olacaksınız.
Ya, şahsen tanımadıklarınız arasında masum olanlar var idiyse? Ya pusula, başından beri, yaşla kuruyu bir arada hedef yaptıysa? Bu kadar müphem bir alanda seyreden bir davayı, anlamadan dinlemeden bu kadar desteklemenin vebali ne olacak? Üstelik, bana öyle geliyor ki, o vebal, böyle giderse, şahısları aşan bir vebal olacak. Demokrasi zor iştir, tank sesiyle uyanmamak uğruna rehavete kapılmaya gelmez.
İnanın, toplum için, bazı uyanmamalar, tank sesiyle uyanmak kadar acı verici olabilir.