'Tarihi özeleştiri'

Başbakan'ın "Farklı etnik kimlikten olanlar ülkeden kovuldu, bu aslında faşizan bir anlayışın ifadesiydi" sözleri fazlasıyla heyecan yaratmış vaziyette. AB süreci ve demokratikleşme ipine sarılan AKP'nin, içinden çıktığı sağ...

Başbakan’ın “Farklı etnik kimlikten olanlar ülkeden kovuldu, bu aslında faşizan bir anlayışın ifadesiydi” sözleri fazlasıyla heyecan yaratmış vaziyette. AB süreci ve demokratikleşme ipine sarılan AKP’nin, içinden çıktığı sağ milliyetçi gelenekten uzaklaşması ve bu arada sol ulusalcılığa açık mesafesi hayra yorulacak bir şey. Bu arada, Türkiye’de genel olarak, geçmişi sorgulama, resmi tarihe eleştirel bakma yaklaşım çabaları da, kuşkusuz olumlu gelişmeler. Ama hepsi bu kadar, fazla abartacak bir şey yok. 
Öncelikle, Başbakan’ın bu ‘tarihi’ açıklamayı yapma vesilesi son derece ‘duygusal’ nedenlere dayalı olmuş. Güneydoğu’da mayınlardan temizlenen ve tarıma açılacak arazilerin kime satılıp/kiralanacağı mevzusunda çıkan söylentileri cevaplarken bu sözleri sarf etmiş. İsraillilerin bu arazilere talip olduğu iddiası üzerine oluşan tepkilere karşı, önce ‘paranın dini, mezhebi olmaz’ şeklindeki klasik açıklamasını yapmış. Aslında, hatırlarsanız, açıklamasının bu kısmını ünlü Ofer olayında da yapmıştı.
Diğer taraftan, acıklı olan, Güneydoğu’da tarıma açılan arazilerin tasarrufu konusundaki tartışmanın İsrail veya Yahudilik etrafında yoğunlaşmış olması. Keşke bu vesileyle, dünyada gittikçe gelişen, uluslararası tarımsal arazi piyasası ve ‘gıda güvenliği’ (food security) denilen, tarımsal arazilerin, uluslararası zeminde dünyanın zenginlerinin denetimine geçmesi meselesini biraz gündeme getirseydik.
Tabii bizde, ülkeyi ‘böldüler, bölecekler’ korkusu dağları beklediği için, yabancıların toprak alımı veya kiralaması öncelikle bu çerçevede kuşku ve tepki çekiyor. Dünyanın her türlü doğal kaynağı gibi gıda tarımı arazilerinin de tam bir kapışma konusu haline gelmesi meselesini pek konuşmuyoruz. Bakın, Körfez’in küçük, fakat zengin ülkeleri dünya yansa bir kalbur samanları yanmasın diye, halkı açlıktan kırılan Sudan gibi fukara ülkelerde kendi ülkelerinden büyük, gıda tarımına uygun toprak parçaları satın alıyorlar. Zaten artık, ülkelerin kendilerini besleyip, beslememek gibi bir politikları olamıyor, parayı bastıran kaynakları, bu arada tarımsal toprakları alıyor, kiralıyor, işletiyor, gıdasını güvenceye alıyor. Azınlıklar konusuna savrulan konunun bir de bu yönü var, hatırlatayım dedim.
Peki, vesile ne olursa olsun, azınlıklara ilişkin açılım ve tartışmlar da çok önemli değil mi? Evet, önemli, ama özellikle bu çerçevede ‘çok mu önemli?’ bilemiyorum. Bir kere, yukarıda söylediğim gibi, Başbakan’ın konuya değinme vesilesi, tarihe yeniden bakmak falan değil, tarımsal arazilerin serbest ticareti önüne engel olan zihniyete karşı çıkmak. İkincisi, asıl önemlisi tarihe, hakkıyla eleştirel bakıp bakamadığımız. Buna karşın, geçmişi sorgulamak, eleştirel bakmak meselesinin, son zamanlarda fazlaca kolaya alındığı ve klişelere kurban
gittiğini düşünüyorum. Bu son olay vesilesiyle söylenenler, bu izlenimimi pekiştirdi.
Geçmişi sorgulamak, eleştirel bir tarih okumasına girişmek kolay işler değil. Mesela, bakıyorum, son zamanlarda herkes, her melanetin altında ‘İttihad ve Terakki ve Türkleştirme siyaseti’ni görür oldu. İTC konusu bir yana, her kötülüğün ucunu bağlayıp özetleyeceğiniz bir şey, hiçbir zaman hiçbir şeyi açıklayamaz. Tarihi ak-kara gibi gösteren birilerine karşı, kara-ak diye gösteren diğerleri aslında aynı şeyleri yapar, bu tarih okuması değil şeytan çıkarma ayini olur. Türkiye’de bir süredir söz konusu olan da bu. O nedenle, kimse kusura bakmasın, çeşitli vesilelerle gündeme gelen ‘tarihi özeleştiriler’ çoğunluğu beni pek heyecanlandırmıyor, fazla umut vermiyor.