Tarihle yüzleşmenin dayanılmaz ağırlığı

Dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum; tarihle yüzleşmek, hesaplaşmak zor iştir!

Dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum; tarihle yüzleşmek, hesaplaşmak zor iştir! Dahası, kendiyle yüzleşmeye girişemeyen tarihle yüzleşmeye kalkışmamalıdır.
Eşim, dostum bilir, hep ‘Tarih çalışmak insanı, ruhen çok yıpratır, çok zorlar’ der dururum. İnsanlık tarihinden neler olup bittiğini öğrendikçe, insanlığın geleceğine ilişkin umutlarınız zorlanır, ilkeleriniz gölgelenir, adım başı hayalleriniz yıkılır.
Hem tarihle yüzleşmek, hem de insanlık adına bir şeyler söylemek, bir şeyler yapmak, daha iyisini istemek ve geleceğe dair umutlarımızı canlı tutmak adına tutunacak zemin bulmak için ciddi bir mücadele vermeniz gerekir. Bu mücadele, ‘iyi’, ‘doğru’ dediğiniz şeyleri sürekli sınama, samimiyetinizi sürekli tazeleme, halis hayallerinizi hem sorgulayıp, hem canlı tutma mücadelesidir. Ama, bu göze alınması gereken ciddi bir mücadeledir, zira bu mücadeleden vazgeçersek, insanlığa dair hayallerimiz, ideallerimiz tuzla buz olur, siyasi tavırdan bahsedemez oluruz, gündelik kaygılarımız öne çıkar, şahsi önceliklerimiz devreye girer, nefsimiz araya girer.
Bu toplumlar için de böyledir. Zaten böylesi bir sorgulamanın toplumsallaşması ancak samimi bir ‘gerçeği arama’ çabasından ziyade, şu veya bu siyasi mücadele döneminde, zemininde devreye girer. Toplumsal/siyasi hareketlerin tarihe müracaat
ettikleri noktada, belirleyici olan, genellikle kendilerine parlak bir geçmiş yaratıp, rakiplerini suçlamak için delil arama gayretidir. Böyle olması da, büyük ölçüde tabiidir, dahası nihayetinde, faydalıdır. Siyasi bir mücadele ekseninde, birilerinin söylemekten sakındığını diğeri ortaya döker. Karşısındakide, onun söylemekten imtina ettiğini kurcalar, sorgular. Sonuçta, ört bas edilen birçok şey gizlenemez, sakınılamaz olur. Ancak, böylesi bir yapıbozum süreci bize tek başına hiçbir şey vaat edemez.
Bu tür süreçlerin hayırlara vesile olması için, o toplum, bu ülke ve dahası, insanlık adına daha iyi bir gelecek için bir zemin inşası gibi bir ufku olması gerekir. Yoksa, olay tarihin devreye girdiği bir gelecek ufku arama gayreti değil, tarihin tedavüle sokulduğu bir sokak kavgasından başka bir netice vermez. İnsanlığı daha iyi bir yere davet etme değil, kör bir çekişmede taraf olma, yeni resmi tarihler yazma çabası veya savruluşa, boşvermişliğe varır.
Türkiye’de bugünlerde, yani muhafazakârların iktidarı döneminde gündeme gelen tarih sorgulaması furyası bu açıdan fevkalade ciddi bir eşik teşkil ediyor. Bu büyük sorgulama furyasında, her türden siyasi otoriterliği besleyen tarih algısı ile hakkıyla yüzleşip, yeni bir toplumsal barış ve sözleşme zemini için imkân yaratmak mümkün.
Belli ki, bu ülkenin demokratlarının gayret ve niyetleri bu istikâmette. Ancak, bir sorgulama ortamının doğmuş olması, sonucunun illa bu yönde gerçekleşmesinin garantisi değil, olamaz. Bu sürecin, yeni bir resmi tarih, yeni resmi tarihin ak ve kara tablosunu çıkarmak gibi bir yöne gitmesi işten bile değil. Malum, bu da, yeni bir otoriter siyaset tablosu demektir. Diğer taraftan, hiç kimsenin hiçbir şeyi tam olarak anlamlandıramadığı, kafa karşıklığından öteye gitmeyen bir reddiyeciliğe savrulma ihtimali de var.
O nedenle, bir kez daha hatırlatma istiyorum, tarihi sorgulamak zor iştir, nereye gittiğini hesaba katmak, statükoculuk değil, ciddiye alınması gereken bir tereddüttür.
Not: Bu meyanda değerlendirilmek üzere, Ruşen Çakır’ın 24 ve 25 Kasım tarihli yazılarını (Vatan) görmeyen herkese şiddetle tavsiye ederim. Zira, Çakır, şu aralar ortalığı kaplayan, Türkiye’de demokrasinin tarihini yeniden yazma iddiasına önemli notlar düşüyor.