'Tartışmalı' dış politika

Tez zamanda anlamamız gereken bir şey var; Türkiye'nin dış politikasının zora girmesi, sıradan muhalefet konusu edilecek bir şey değildir. Aslında, içinde bulunduğumuz koşullarda, iç politika için de benzer bir muhasebe yapmakta fayda var, ancak bu yazıyı dış politika ile sınırlamak istiyorum.

Tez zamanda anlamamız gereken bir şey var;
Türkiye’nin dış politikasının zora girmesi, sıradan muhalefet konusu edilecek bir şey değildir. Aslında, içinde bulunduğumuz koşullarda, iç politika için de benzer bir muhasebe yapmakta fayda var, ancak bu yazıyı dış politika ile sınırlamak istiyorum.
Dış politikada yaşanan sorunları sıradan muhalefet konusu yapmayalım derken, dış politikayı tartışma konusu yapmayalım demiyorum. Tam tersine, başımıza ne geliyorsa, öncelikle hiçbir konuyu ciddi tartışma (ve dolayısıyla siyaset) konusu yapamadığımız için geliyor. Ciddi bir tartışmanın ilk koşulu, iktidar ve muhalefet, tüm siyasi çevrelerin, demokratik bir ülkede, ‘milli menfaat’ dediğimiz şeyin de tartışılır olduğunu kabul etmesidir. Bu hususta yazılıp çizilen oldukça azdır, o nedenle, Mustafa Erdoğan’ın, ‘Milli çıkarlar’ başlıklı ve 4 Ağustos 2003 tarihli (Tercüman) yazısına özellikle gönderme yapmak isterim.
İkincisi, dış politikada gelinen noktayı, tüm tarafların daha geniş bir çerçeve içinde değerlendirme çabasına girmesi gerekir. Bunun için de, iktidarın düz bir savunma söylemi yerine, gerektiğinde kendini sorgulama olgunluğu göstermesi lazım. Diğer yandan, muhalefet edenlerin de, düz bir ‘başarısızlık’ söylemi yerine daha geniş bir perspektiften konuşmaları gerektiğini anlamaları gerekiyor.
İktidar çevresinin, değişen ve ‘çok kutuplulaşan’ dünyada, Türkiye’nin eski ezberlerini terk etmesi gerektiği ileri sürmesi ciddiye alınması gereken bir yaklaşımdır. Bunu ciddiye almadığımız durumda, sorunlarla karşılaşıldığında, ‘dünyanın patronu ABD’yi kızdıracak işler yapmayalım’ ezberi dışında söylenecek şey kalmıyor. Bu zeminde yapılan bir muhalefet sığ bir muhalefet olmaya mahkûmdur.
Bence, dış politikada sorunlarla karşılaşmamızın temel nedeni, iktidarın, eski ezberi bozma girişimi değil, değişen ve çok kutuplaşan dünyanın yeni matematiğini hakkıyla kavrayamamış olmasıdır. Bunun nedenleri, ideolojik yaklaşım, duygusal etkenler veya başka bir şey olabilir. En önemlisi, sonuçtur.
En son olarak G20 zirvesi çerçevesinde gerçekleşen Obama-Erdoğan görüşmesi, farklı biçimlerde değerlendirilebilir. Yoruma muhtaç olmayan, bu görüşme ile dış politikada ciddi bir darboğaz içinde olduğumuz kuşkusunun güçlenmesidir.
Uzun bir dış politika muhasebesine girmeyip, sondan başlamakta fayda var. Son olarak, ‘bölgesel aktör’ diye ortaya çıkan Türkiye, bölgedeki çatışma hatlarında arabuluculuk iddiasındayken, Kürtlerle sorununu halletmek için ABD’den yardım isteğine kitlenmiş vaziyette, dahası, Başbakan’ın ‘NATO, Kuzey Irak’ta da bir şey yapsın’ iması taşıyan konuşması (Toronto’da yaptığı basın konuşması) tabii karşılanıyor. Bu durum, tüm Türkiye adına, düpedüz çuvallama demektir. ‘Türkiye parlıyor diye ayağına çelme takılıyor’ iddiası ve bu iddiaya bel bağlamak, gerçekleri görmemekte ısrarcı olmak dışında hiçbir anlam taşımaz. Dünya bir gül bahçesi değildir. Bölgesel aktör olma iddiası, bu iddianın maliyetlerini öngörüp, bunları aşma kabiliyeti ölçüsünde ciddiye alınabilir. Yoksa dünya ölçeğinde de, bölge ölçeğinde de, malum her yiğidin gönlünde bir aslan yatar.
Bu arada, İran’ın, Gazze’ye yardım gemisi gönderme fikrinden vazgeçmesi, pek kimsenin dikkatini çekmedi ama, bence, bölgesel dengeler açısından çok önemli bir mesaj içeriyor. İran, Türkiye’nin bölgede iddiasının, kendisini dengelemek için desteklendiğini gayet iyi biliyor. Gazze yardım gemisi fikrinden, kriz çıkarmamak için vazgeçerek, “Beni dengelemek için desteklediğiniz ülkeden daha ‘makul’ davranabilirim” demiş oluyor. Adresin doğrudan kendisi olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Türkiye’nin düz dış politika ezberlerini bozması ve özellikle bölge ülkeleri ile bu ezberi bozan ilişkiler kurma girişimini en çok destekleyenlerden biriyim. Ancak, bu yönde bir siyaset kurmanın ilk koşulu, bölgenin (ve tabi tüm dünyanın) mevcut, karmaşık siyaset tablosunu dikkate almaktı. Türkiye bu konuyu yeterince ciddiye almamış görünüyor. İkincisi, iç politika alanında uzlaşma ve istikrar koşullarından uzaklaşan bir ülkenin dış politikasının her adımda tökezlemeye mahkûm olduğu gerçeği de fazlasıyla gözden kaçmış vaziyette. Geldiğimiz noktada en azından bu gerçeği görelim. Şom ağızlılık etmek istemem ama, gerçeklerden kaçmak yol değil, bu gidişi görmemekte ısrar edersek tablo daha da vahimleşecek.
Oysa, bir taraftan, iktidarın dış politikasının başarısız olduğu her adımda, zil takıp oynamak da, eski ezbere geri dönüş çağrıları da, durumun ciddiyetini kavramaktan ne kadar aciz olunduğunu gösteriyor. Diğer taraftan, mevcut iktidara, sorunları hatırlatmaktan imtina edip, her başarısızlığa kulp takmak, güzelleme kompozisyon yarışmasında birinciliğe oynamak, sadece bu iktidara değil, tüm Türkiye’ye büyük maliyet olarak geri dönüyor. Herkese, göze girmek uğruna böyle bir vebal altına girmekten uzak durmasını tavsiye ederim.