Tünelin ucu

Dokuz gündür Türkiye'den uzaktaydım, bu arada neler olduğunu izleyemedim. Daha doğrusu izlemedim, izlemek istemedim. Bu tür bezginlik ifadelerinden hiç hoşlanmam...

Dokuz gündür Türkiye'den uzaktaydım, bu arada neler olduğunu izleyemedim. Daha doğrusu izlemedim, izlemek istemedim. Bu tür bezginlik ifadelerinden hiç hoşlanmam, hatta duyduğumda karşımdakini apolitik ve/veya burjuva bencilliği ile suçlarım. Kötümserlik ve bıkkınlığın, işi tıkırında burjuva aydınlarının lüksü olduğuna inanırım, halen öyle düşünüyorum. Ancak, artık sıcakla 20 küsur yıldır siyaset izlemenin bileşimi midir bilemeyeceğim, eleştirdiğim bıkkınlık ruh haline düşmenin eşiğinde olduğumu fark ediyorum. Bu ruh halinde, tünelin ucunda hiçbir ışık görülemeyecek hale gelinmesinin de rolü vardır herhalde.
Sadece Türkiye'nin halinden bahsetmiyorum. İngiltere'de de durum farklı değil. Orada da, 'terör', 'terörle savaş' her şeyin önüne geçmiş vaziyette. Ben gittikten üç gün sonra gerçekleşen terör saldırısı, zaten mevcut ortamı daha da gerdi. Dahası, gittiğim toplantı, Ortadoğu üzerineydi. Türkiye'nin, İngiltere'nin halinin üzerine, Ortadoğu'nun halini tartışmanın insanı ne kadar karamsar yapacağını varın siz tahmin edin.
Yine de, Türkiye'ye dönelim. Belli ki, seçim atmosferi son derece tatsız biçimde devam ediyor. Bu arada, ben yokken düzey, meydanlara ip getirme, ip üzerinden tartışmaya kadar inmiş. Hem, kıyasıya bir kavgadır gidiyor, hem de bir yandan, nasıl oluyorsa, kimse doğru dürüst bir şey konuşmamayı başarıyor. Dönüşte, gazetelerde benim gözüme çarpan tek dişe dokunur yazı, eski milletvekili Mehmet Bekaroğlu'nun Radikal İki'de çıkan 'İdeolojiler geri dönmeli' başlıklı yazısıydı.
Halihazırda, siyasi alanda en belirgin ayrım gibi gözüken, sağ ve sol milliyetçilerle, sağ ve sol liberal/demokratlar arasında da, ciddi bir tartışmanın yaşandığını düşünmüyorum. Karamsarlığı bu noktaya vardırmak istemezdim, ama son seçimin tartışma ortamı, bana giderek daha çok, İkinci Meşrutiyet döneminin tartışma ortamını andırıyor. Milliyetçiler/ulusalcılar, İttihat ve Terakki çizgisinin 'Memleket elden gidiyor, o halde asalım keselim' anlayışına yaklaşmış durumda.
Bu anlayışı, İttihatçı kafasını, dönemin meşhur muhalifi Refik Halid Karay, o zaman çok güzel özetlemişti: 'Ermeni mi kes kafasını, Rum mu al parasını, Türk mü sür ölüme' (Zaman, 6 Kasım 1918). Türkiye'de bir kesim, bu kafa yapısına doğru hızla savrulmakta. Kimse kusura bakmasın, ama bu anlayışın karşısında zihniyet olarak ciddi bir alternatifin olduğu da söylenemez. Bu kadar vahim bir savrulmayı, Türkiye ve dünya gerçeklerini görmezden gelen, kulağa hoş gelmek dışında fazla bir şey söyleyemeyen bir üçüncü dünya demokratlığı ile savuşturmak mümkün değil. Benim asıl korkum bu.
Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Türkiye'de artık iyice su yüzüne çıkan temel kırılma hatları, belli ki, o veya bu şekilde bel verecek. Bu kırılma hatları, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana çözülemeyen Kürt meselesi ve laiklik tartışmaları etrafında oluşuyor. Dahası bu kırılma hatları, bir yandan küreselleşmenin, diğer yandan Ortadoğu'daki gelişmelerin sonucu olan ve tehdit olarak algılanan tablo ile bir şekilde örtüşüyor. Ve de, ne siyasi partilerin seçim söylemleri, ne genel siyasi tartışma alanı, bu derece vahim hale gelen tablodan çözüm üretecek veya en azından bu yönde umut vaat edecek bir görüntü sergilemiyor.