Türkiye?nin ve/veya Erdoğan?ın dış politikası

Türkiye?de nadiren dış politika konuları bu denli tartışılır. Gazze?de olanlara yaygın tepkinin ötesinde, Başbakan Erdoğan?ın sert açıklamaları yoğun bir dış politika tartışması başlattı.

Türkiye’de nadiren dış politika konuları bu denli tartışılır. Gazze’de olanlara yaygın tepkinin ötesinde, Başbakan Erdoğan’ın sert açıklamaları yoğun bir dış politika tartışması başlattı. Bu fevkalade durum kuşkusuz sebebsiz değil. Erdoğan’ın tavrının nedeni İslamcı geçmişi ile ilintilendiriliyor. Erdoğan’a, Türk dış politikasının Batı ve en önemlisi ABD hattından sapmasının riski hatırlatılıyor. Arap ülkeleri ses çıkarmazken, Türkiye’nin ön alması ‘duygusallık’ veya bir tür ‘şuursuzluk’ olarak değerlendiriliyor. İç politika kaygısının öne çıkmasından şikâyet ediliyor.
Erdoğan’ın üslubunun sorun edilebilecek yanları bir yana, bu eleştirilerin de çok ciddi sorunları var. Birincisi, ‘iç politika kaygısı, hesabı’ dediğimiz şey, nihayetinde demokrasinin gereğidir. Zira, iç politika kaygısı dediğimiz şey, temsil ettiğinizi iddia ettiğiniz toplumun ne düşünüp, ne hissettiğini hesaba katmanız demektir. Deniliyor ki, ‘Liderlik, devlet adamlığı, kamuoyunun suyuna gitmek değil, onu dönüştürmektir’. Doğrudur, ama bu husus hep tartışmalıdır, zira ne zaman ve kime göre, toplumsal temsil, ne zaman ise bunun ötesinde ‘kaygılar’ öne çıkacak sorusuna cevap bulmak zordur. Nitekim, şimdi Erdoğan’ı kamuoyuna teslim olmamak yönünde uyaranların bir kısmı, daha düne kadar, ‘Sandıktan ne çıkarsa esas odur, gerisi statükoculuktur, vesayetciliktir’ demekteydiler. Demek ki, statüko, Batı’nın veya ABD dış politikasının çizdiği statüko olunca, işler değişiyormuş, bazılarına göre ona uygun davranmak gerekiyormuş.
İkincisi, dış politika, iç politik iktidar değişimlerinin ötesinde devamlılıklar gerektirir tezidir. Bu da doğrudur, ama bir de şöyle bir durum var; şu anda bölge aktörlerinin, yani
Arap liderlerin, rejimlerin hemen tümünün meşruiyetlerini yitirmiş olmalarının nedeni,
bu ülkelerde demokrasi yokluğu nedeniyle sokakla siyasal iktidar arasında bağın kopuk olmasıdır. Bir yandan, Türkiye’nin bölgede yeni ve işlevsel bir aktör olarak öneminin artmasından bahsedip, bir yandan bu türden meşruiyet sorunu yaşayan, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün ile aynı hizada davranmasını salık vermek nasıl bir mantıktır anlamak mümkün değil.
Son olarak, Türkiye, Ortadoğu’da etkin rol alacaksa bunu ancak yeni durumlar karşısında yeni alanlar açma kabiliyeti göstererek alabilir. Ruşen Çakır, pazaretesi günkü yazısında (Vatan), 2006’da Hamas lideri Halid Meşal’in Türkiye’ye davetini o zaman eleştirenlere, bugün gelinen noktada, dış politika danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun, o zaman olaylar iyice krize dönüşmeden diyalog kurma gayretini bir türlü anlatamadığını hatırlatmış. Türkiye’nin dış politikasını yeniden gözden geçirmesi noktasında en büyük risk, üslup sorunlarının ötesinde, rolünü abartması, gücünün ötesinde işlere kalkışması olur. Mevcut hükümetin dış politikasında sorun teşkil edilebilecek en önemli noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Ortadoğu’nun krizli meselelerinde ön alma ve arabuluculuk, Türkiye gibi orta ölçekte bir ülkeye tepsiyle sunulacak şeyler değil. Nitekim, bakın Türkiye’nin rol aldığı tüm girişimlerde, astsolist Sarkozy devreye giriyor. Fransa’nın ABD dış politikasına yakınlaşmasının ödülü olarak, bölgede Fransa yeniden aktör haline geliyor.
Bunlar işin serinkanlı yorumları, aklımızın bir yanında bulunsun, ama olanlara insanlık adına tepki verme işini ihmal etmeyelim. Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, dünyadaki savaş karşıtları ile eş zamanlı olarak cumartesi günü 16.30’da Galatasay’da gösteri düzenliyor, hepinizi bekliyoruz. Ama ne olur, insanlık adına, insanlık merkezli haklı tepkilerimizin anti-semitizm tuzağına düşmesine karşı titizlenelim.