Yeniden 'Osmanlı barışı'

Önce Kral Abdullah'ın ziyareti, sonra Şimon Peres-Mahmud Abbas buluşması ardından Türkiye'nin yeni Ortadoğu politikasını doğru dürüst konuşmaya başlamakta fayda var.

Önce Kral Abdullah'ın ziyareti, sonra Şimon Peres-Mahmud Abbas buluşması ardından Türkiye'nin yeni Ortadoğu politikasını doğru dürüst konuşmaya başlamakta fayda var.
Malum, Türkiye, bölgedeki gelişmeler doğrultusunda, giderek daha fazla Ortadoğu siyaseti içinde rol almak durumunda kaldı.
Bunca zaman bölgeden uzak durmamızın bir zaaf olduğunu hepimiz söylüyoruz. Ancak, bu uzak kalma sadece sıradan bir ihmal sonucu değildi. Bir kere, Soğuk Savaş dönemi boyunca, bölgedeki aktör ülkelerin her biri farklı uluslararası ittifaklar içinde idi ve bu cepheleşme ülkelerin bağımsız hareket alanını ciddi biçimde kısıtlıyordu. Ardından uzun bir belirsizlik dönemi yaşandı. Sovyetler'in çözülüş sürecinde, Türkiye'ye Orta Asya Türki Cumhuriyetleri çerçevesinde bir alan açıldı. Türkiye özetle, bu bölgede ABD nüfuzunun artması yönünde rol üstlendi.
11 Eylül sonrası, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi söz konusu olduğunda, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye'ye benzer bir rol biçildiği iddiası çokça tartışıldı. Ancak, Ortadoğu'daki gelişmeler, olayın bu derece basit olmadığını gösterdi. Şimdi, gelinen noktada, Türkiye'nin bölgedeki konum ve rolünü, ne çok hafife almak ne de olduğundan fazla abartmamakta fayda var. ABD'nin Irak konusunda yaşadığı zorluklar, bölge ülkeleri ve özellikle Türkiye için belli bir etkinlik alanı açmış durumda. Ancak, eğri oturup doğru konuşalım, o kadar uzun boylu değil, bu alan, yeni bir 'Osmanlı barışı' kurma alanı değil, olamaz.
90'lı yılların başında, 'Çin'den Adriyatik'e Türk dünyası' hayallerinin ortalığı kapladığı günleri ve vardığı noktayı hatırlamakta fayda var. Ortadoğu'yu yok saymak, sonuna kadar uzak durmak gibi bir ifratla, aniden atalarımızdan miras bir sermaye var sanıp, Ortadoğu barışının mimarlığına soyunmak gibi bir tefrit arasında savrulmanın âlemi yok.
Ortak Osmanlı geçmişinin, ortak kültür mirasının barış çabalarına zemin olması imkânı son derece sınırlı. Bölgede çatışma denklemleri, Osmanlı'nın çözülüş döneminin mirası ve bu mirasın muhasebesini yapmadan, bir yana bırakmak hiçbir taraf için mümkün değil.
Nitekim, bölgede tüm taraflar Osmanlı'yı farklı şekilde yâd ediyor, Filistinliler İkinci Abdülhamid'in Siyonistlerin teklifini geri çevirişini, İsrailliler, Osmanlı döneminde Yahudi unsurun önemini hatırlamayı tercih ediyor. Arap milliyetçileri Osmanlı sömürü ve zulmünü, İslamcılar, Cumhuriyet devriminin ümmete ihanetini vurgulamayı tercih ediyor. Buna karşı, seküler/modern Araplar, Türkiye'nin Cumhuriyet ve demokrasi deneyimini çok önemsiyor. Bölgedeki tüm ülkeler ve onun ötesinde tarafların Osmanlısı ve de Türkiyesi birbirinden farklı. Bölge ile kuracağımız yeni ilişki ve iletişim sürecinde bu farklılıklar giderek önem kazanacak.
Diplomatik ilişkiler geçmiş hesapları üzerinden hareket etmez ve etmemelidir. Ancak bir adım ötesine geçtiğinizde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşananları olmamış gibi yaparak bir adım atmak mümkün değil. Daha doğrusu sağlıklı ve barış yanlısı bir adım atmak mümkün değil. Bakın Suriye ile ilişkilerimizin yumuşama sürecinde ABD baskısına maruz kaldık. Tam bu noktada, Türkiye'deki milliyetçi ABD'ciler Suriye'nin PKK destekçiliğini, İslamcılar Hama katliamını öne çıkarmaya başlamışlardı.
Bölgede başkalarının verdiği rolü oynamak yerine, gerçek bir yeni ilişkiler dönemi başlatacaksak filmi geriye sarıp, bu bölgede en az son bir yüzyılda neler oldu, tarafların Türkiye ve de birbirleriyle ilişkilerinin tarihi neydi soruları ile ciddi bir biçimde uğraşmak zorundayız. Yoksa bir rüzgâr eser, Osmanlı barışı deriz, din kardeşi oluruz, başka rüzgâr eser 'Araplar bizi sırtımızdan vurmuştu' havası öne çıkar. Bir rüzgâr eser bizim Filistin olur, başka rüzgâr eser, 'Bölgede terör faaliyetleri Filistinlilerle başlamış' deriz.
Şimdilerde, AKP iktidarına kadar Ortadoğu'ya ilgisizliğimiz Cumhuriyet'in Osmanlı geçmişini inkârının, İslam alerjisinin sonucu imiş ve nihayet doğru yol ve rol bulunmuş gibi bir hava esiyor. Oysa, uzunca bir zaman Ortadoğu'da İslam lafı edilmiyor, Kemalist modele özenen akım ve politikalar başı çekiyordu. Bu dönem boyunca, İsrail ile stratejik ittifakın mimarlığını, Cezayir'in Fransa'ya karşı direnişi BM'ye geldiğinde, Fransa'dan yana tavrı muhafazakâr iktidarlar benimsiyordu.
Yeniden 'Osmanlı barışı' lafları bana, fazlasıyla Turgut Özal dönemi politiklarını hatırlatıyor. Böyle balonlarla alınacak yol bir arpa boyu bile değildir. Oysa, artık Ortadoğu politikalarını daha fazla ciddiye almak, uzun boylu tartışmak zorundayız. Bu tartışmaya kamuoyunun dahil olmasında önemli rol medya organlarına düşüyor, ancak hâlâ Ortadoğu'ya savaş çıkmadıkça muhabir bile göndermeyen, doğru dürüst büro açmayan, promosyon gezilerinden başını kaldırıp hiçbir Ortadoğu ülkesine ayak basmamaya yeminli bir medya ortamıyla, bu ciddiyeti yakalamak imkânsız gözüküyor.