Yine tarih meselesi

Geçen hafta, Ali Bulaç'ın Suudi Kralı'nın ziyaretinden başlayıp, Osmanlı tarihine uzanarak yazdığı iki yazısına ilişkin olarak, resmi tarih eleştirisine ilişkin bir şeyler yazmıştım.

Geçen hafta, Ali Bulaç'ın Suudi Kralı'nın ziyaretinden başlayıp, Osmanlı tarihine uzanarak yazdığı iki yazısına ilişkin olarak, resmi tarih eleştirisine ilişkin bir şeyler yazmıştım. O zaman da söyledim, bu uzun bir meseledir, gazete köşelerinde halli mümkün değildir diye, ama baktım, dünkü Vatan gazetesi, yine Zaman gazetesinde Mustafa Armağan'ın, Atatürk'e ilişkin bir yazısını haber yapmış. Bu vesileyle birkaç şey daha söyleyeyim diyorum. Zira tarih yazımı hiçbir zaman sadece geçmişe yönelik bir bilgilenme türü değildir, aynı zamanda tarih üzerinden, bugüne yönelik bir şeyler söylemektir.
Resmi tarih, Vahdettin'i 'hain' ilan ederek, yeni kurulan Cumhuriyeti meşrulaştırmaya çalışıyordu. Tarafsız bir tarih çalışması hiç kimseyi ne hain, ne kahraman olarak görür, sadece olan biteni bütün yönleri ile anlamaya çalışır, bu akademik bir kaygıdır. Onun ötesinde bütün tarih yazımları, ister istemez tarihte bazı yönleri öne çıkarır, diğerlerini göz ardı eder. Hele, ortada örtük bir siyasi çatışma, görülmemiş bir hesap varsa, bu daha fazla böyledir. Son zamanlara kadar, Türkiye'de resmi tarihin eleştirisi alanında fazla bir şey yapılmış değildi. Resmi tarihe karşı eleştiri, bugüne kadar en çok sağ-muhafazakâr çevrelerde ve dolaylı biçimde yapılagelmekteydi.
Ben diyorum ki, bu damardan beslenen alternatif tarih yazımı da son derece ideolojiktir, bugüne dair söylemek istediğini kapalı üslupla tarih üzerinden söyleme gayreti içinde, en az resmi tarih kadar taraflı ve zaaflarla yüklüdür. Tıpkı, Ali Bulaç'ın bugüne dair söylemek istediğini, 15. yüzyıldan beri aksi giden her şeyi 'devşirme bürokrasi'sine yüklemesi çabası gibi. Bu çerçevede, mesela, resmi tarih, milli mücadele tarihinde Nutuk'tan başka metin tanımazken, sağ muhafazakârlar, Rıza Nur'un hatıratına gösterdikleri ilgiye karşın Nutuk'u hiç dikkate almamışlardır. Diğer taraftan, Atatürk tabu konu olduğu için, en fazla tüm sıkıntılarını İsmet İnönü'nün üzerinden dillendirmeye çalışmışlardır. Armağan'ın son yazısı bir yana, tarih konusunda yazılarını topladığı iki ciltlik bir kitabı var ('Küller Altında Yakın Tarih', Timaş Yayınları). Bu kitaplarda, yaygın olarak bilinen tarihin ötesinde birçok konuda farkı bilgi ve detayları okurun ilgisine sunuyor. Bunlar hiç kuşkusuz, yakın tarihi anlama açısından ilginç dataylar. Nitekim, farklı çevrelerden insanlar da artık resmi tarih diye öğretilenin dışındaki şeyleri de bilmek istiyor. Geçenlerde, romancı Ayşe Kulin son romanı vesilesi ile verdiği röportajda, "Artık yanlış resmi tarihten bana gına geldi" demiş ve devam etmiş "İstiklal Savaşı'nı kazanmasaydık Atatürk vatan haini olacaktı" (Radikal Kitap, 5 Ekim 2007). Evet, tarihte kahramanlık, zafer, yenilgi hepsi izafi şeyler. Ona bakarsanız, İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya yenilmeseydi, tüm dünya tarihi farklı yerde olacaktı.
Bu çetrefil meseleyi bir yana bırakarak, yine, tekrar ediyorum tarih yazımı hiçbir zaman sadece geçmişi anlama çabası değildir. Böyle olmaması da anlaşılır bir şeydir. Ancak, daha açık konuşsak diyorum. Mesele Cumhuriyet'i tartışmaksa, bunu daha doğrudan yapmakta fayda var. Kahraman diye bildiklerimizi sorgulayalım, ama bunların yerine kendi kahramanlarımızı ikame ederek aslında bugüne dair bir şeyler söylemek istiyoruz. Durum buysa, bugünü daha açık tartışalım. Sağ muhafazakâr tarih geleneğinden gelenler, mevcut tabu ve kısıtların da etkisi ile, karnından konuşma yolu olarak sıklıkla tarihe müracaat etme gereği duyuyorlar. Daha ciddi sorgulamalardan önce, Atatürk'ün Selanik kökenli olması dillerde dolaşır, bu ima üzerinden Cunhuriyet sorgulanmaya çalışılırdı.
Tabii ki herkes kendi bakışını desteklemek üzere tarihe yeniden bakacak. Ancak, önce bu bakış nedir, onu bir tartışalım. Varsayalım ki, tabu ve kısıtlar yok, Atatürk söylendiği gibi kusursuz bir kahraman değil, buradan nereye varacağız? Önemli olan bu. Bu sorgulamayı, sadece hiç kimseyi fetiş haline getirmemek şeklinde serinkanlı düşünmek, anlamak adına mı yapacağız, yoksa bu yoldan ilerleyip mesela Cumhuriyet'i topyekûn sorgulamaya mı başlayacağız. Topyekûn sorgulamayı ne adına yapacağız? Osmanlı'yı altın çağ, Osmanlı sultanlarını peri padişahı mertebesine çıkarmak için mi? Bunu yaparsak, bugünkü sıkıntılarımıza nasıl bir çözüm bulmuş olacağız?
Kısaca, Cumhuriyet'le olan sıkıntımız varsa, temel olarak nedir bu sıkıntı? Cumhuriyet'in fazla seküler olması mı, fazla uluscu olması mı, fazla bağımsızlıkçı olması mı, vaktini doldurmuş olduğunu mu düşünüyoruz, hepsi mi? Bin dereden su getirmektense, önce bunları daha açık konuşalım. Açık konuşalım ki, bugüne dair söylediklerimiz ve geleceğe dair özlemlerimizi gerçekten tartışalım. Açık konuşalım ki, mesela, bugün anti-Kemalist ortak paydada buluşmuş gözüken liberaller ile İslamcıların gerçekten ortak bir zemini var mı, bu ortak paydadan hareketle bize daha iyi bir gelecek ufku sunabiliyorlar mı anlayalım.