Yok, o kadar da değil!

Benim, 'sivil istibdat' veya 'tek parti rejimine gidiş' kaygısı olarak dile getirdiğim, sonradan farklı kalemlerden, desteklemek veya eleştirmek adına binbir şekle giren tartışma, Vatan gazetesinde de 'Türkiye Tartışıyor' başlığı ile bir süre devam etti.

Benim, ‘sivil istibdat’ veya ‘tek parti rejimine gidiş’ kaygısı olarak dile getirdiğim, sonradan farklı kalemlerden, desteklemek veya eleştirmek adına binbir şekle giren tartışma,
Vatan gazetesinde de ‘Türkiye Tartışıyor’ başlığı ile bir süre devam etti. Bu başlık altında ifade edilen görüşlerden ikisi özellikle dikkatimi çekti.
Bunlardan birinde, Ali Bayramoğlu, “Sovyetler’de Gorbaçov ne yaptıysa Türkiye’de Erdoğan da onu yapıyor” diyor. Ardından, Prof. Süheyl Batum, “Gorbaçov Türkiyesi değil, Hitler Almanyası gibi olur” diyor. Batum’a, sadece ve kısaca, ‘Yok o kadar da değil!’ demek isterim. Öfkenin bir hitabet sanatı olmasından sonra, ‘abartı’ da bir siyaset analizi biçimi olmaz inşallah!
Ama, asıl ciddiyetle tartışılması gereken Bayramoğlu’nun söyledikleri. Bayramoğlu, “Bu ne devrim, ne de kopuş. Bir düzen hukuk yoluyla ve süreklilik içinde yıkılıyor” dedikten sonra Gorbaçov dönemiyle benzetme yapmış. Eğer Türkiye, gerçekten de, Soğuk Savaş dönemini bitiren Gorbaçov açılımı gibi bir süreç yaşıyorsa, kaygı duymak için fazladan sebep var demektir. O nedenle, çok talihsiz bir benzetme olmuş.
Bakın, o yıllarda çok iyimser bir tablo ile takdim edilen Sovyetler’in çözülüş sürecinin sonunda Rusya, feci bir kaos dönemi yaşadı. Kaynakları talan edildi, bugün ‘Rus oligarkları’ denilen gaspçı zenginler sınıfı oluştu. Dahası, kaos dönemi ardından da, son derece otoriter ve içe kapalı bir Rusya modeli ortaya çıktı. Tüm bunlara neden olan adam, sıvışıp gitti Londra’da jet-set bir hayat yaşamaya başladı, Louis Vitton markasının reklam yüzlerinden biri oldu. Yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim, Türkiye’de böyle bir durum yaşansa, Erdoğan’ın umurunda olmayacağına ve bu şekilde davranacağına hiç ihtimal vermem.
Bakın, Berlin Duvarı’nın yıkışılının 20. yıldönümü münasebetiyle, yazılıp çizilenler arasında, Financial Times’ın Gorbaçov portresi yazısı bile, onu pek de olumlu bir çerçevede değerlendirmiyor (14 Kasım 2009). Bu yazıda, Gorbaçov, ne yaptığının farkında olmayan bir adam olarak değerlendirilmiş. Yine aynı münasebetle, The Guardian’da yayımlanan
kendi yazısı da, mahçup bir kapitalizmin geldiği yer eleştirisi olmuş (31 Kasım 2009).
Dahası, bakın bügünlerde, yine bu sürecin sonunda ortaya çıkan ve beş yıl önce ‘Turuncu Devrim’ ile güya Batı demokrasilerine yaklaşan Ukrayna’da seçimler var. ‘Turuncu Devrim’ ve daha sonra Gürcistan’da ‘Gül Devrimi’ni, ‘yuppi, eski Sovyet blokuna demokrasi geliyor’ diye alkışlayan çok olmuştu. Bayramoğlu’nun ‘süreklilik içinde yıkılma veya değişme’ dediği değişimlerin örnekleri bunlar. Tabii, Çekoslavakya’daki ‘Kadife Devrim’ de, önemli bir örnek, ama onda ülke ikiye bölündü. Gürcistan’da neler olduğu, memleketin bugünkü hali malum.
Ukrayna’daki son seçimlerde, tam bir geri tepme yaşanıyor, ‘Turuncu Devrim’, ‘Turuncu kâbus’ diye adlandırılıyor. Ukraynalılar, o kadar canlarından bezmiş durumdaki, ‘Turuncu Devrim’le alaşağı edilen ve sadece Rus yanlısı olarak değil, karanlık geçmişiyle de, hiç de umut bağlanamayacak bir lider olan Yanukoviç’e, destek, bu seçimlerde yükselmiş durumda.
Özetlersek, her demokratikleşme umudu uyandıran değişim dönemi ‘mutlu son’ ile bitmiyor. Tam tersine, Soğuk Savaş sonrası dünyanın değişim, dönüşüm süreçlerinin hemen hepsi, eskisini aratan noktalara geldiler. O nedenle, ‘Türkiye Sovyet’i yıkılıyor’ türünden tesbitler, kaygılı olmamız için fazladan gerekçe oluşturuyor. O nedenle, eleştirel bakmaya fazlasıyla ihtiyacımız var.
Aslında, Türkiye ‘Sovyet’i benzetmesi de tartışmalı. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dünya sistemine uyum sağlama konusunda sorunlardan ve bunun iç politikadaki yansımalarından söz etmek daha doğru olur. Ayrıca, sadece dış konjonktür değil, siyasal sistemin iç dinamikleri yansıtma konusunda ciddi sorunları var. Tüm bunlar, siyasetin bir an önce, otoriter zeminden uzaklaşmasını elzem kılıyor. 
Ancak, bunu gerçekleştirmenin yolu oldukça çetrefil. Bu zoru başarmak için kafa yormak yerine, ‘değişim sürecine laf söyleyeni yakarım’ anlayışıyla hareket etmenin kimseye faydası olmayacak.
Dahası bu ortam fazlasıyla kaygı durulması gereken bir ortam. Laf anlamakta zorlananlar için bir kez daha tekrarlamış olayım.