Bira cennetinde...

Belçika'daki 'Bira ve sağlık: Efsaneden bilime' sempozyumundan kısa kısa notlar...
Bira cennetinde...

Belçika; patates kızartması, çikolata ve tabii ki gerçek bir bira cenneti. Herkes biranın cenneti olarak Almanya’yı telaffuz eder ama ben ezber bozanlık yapıp bira cennetlerini sayacak olsam ilk olarak Belçika, ikinci sırada İrlanda - İngiltere ve son olarak da Almanya ve Çekoslovakya’yı sayarım. Gerçi son dönemde Amerikalılar özel birada büyük atak yaptılar ama neredeyse tüm biraları bu saydığım ülkelerin biralarının yorumudur. 

İşte benim bira cennetime, Belçika’ya altıncısı düzenlen ‘Bira ve sağlık: Efsaneden bilime’ isimli sempozyumu dinlemeye Türkiye’den meslektaşlarım ve akademisyenlerden oluşan bir grupla gittim. Bu vesileyle de Belçika biraları üzerine biraz mesai yaptım.
Önce sempozyum: Daha önceki yazılarımda da bira efsanelerinden bahsetmiştim; bira göbek yapar, bira üretiminde şeker kullanılmaz gibi rivayetler var. Göbeği ele alalım. Beslenme konusunda çalışan Danimarkalı profesör Arne Astrup bunun gerçekten de efsane olduğunu kanıtlamış. Göbeğin esas kaynağının biranın yanında yenen abur cubur olduğunu, biranın diğer alkollü içeceklere göre düşük alkol oranından dolayı daha az kalori içerdiğini anlattı. Birkaç akademisyen de makul miktarda tüketildiğinde biranın da şarap gibi ölüm riskini yüzde 20 azalttığına değindi. Diğer taraftan Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Jonathan Powell biranın özellikle kemik erimesine karşı faydalarından bahsetti. Altını çizmek lazım, makul miktarda tüketildiğinde... Bu miktarın algısı kültürel ve bölgesel olarak değişse de aslında evrensel olarak erkekler için günde 10 gram saf alkol anlamına gelmekte. Bu saf alkolü de yaklaşık günde bir duble rakı veya bir küçük bira veya büyük bir kadeh şarap olarak somutlaştırabiliriz. İşin sırrı makul sınırlarda kalmaktaymış. 

Bira profesörü olarak da anılan Dr. George Philliskirk bira üretiminde maltlanmış arpa, şerbetçiotu, şeker ve suyun ana hammaddeler olduğunu anlattı. Mısır, pirinç gibi maddeler de bira üretiminde kullanılabilirmiş. Mesela Amerikan Budweiser firması bira üretiminde yüzde 40 pirinç, Belçikalı Stella Artois ise yüzde 30 mısır kullanırmış. Demek ki saf bira sadece maltlanmış arpadan yapılır da efsaneymiş. 

Sempozyum sonrası Brüksel’in tarihi atmosferinde birahaneleri ve bira bahçelerini gezdik. Her pub’da birayla patates kızartması isteyen grubumuza garsonlar ters ters bakıp, bira ile peynir ikram ettiklerini söylediler. Biz de her yerde bira ile peynir yedik. Şahane uyumlu oluyorlar.
Belçika demişken dünyanın en butik bira üreticilerinden olan ve Belçika’da altı adet bulunan Trappist manastırlardan bahsetmeden olmaz. Bu manastırlardan Orval, Rochefort, Westmalle ve Chimay’ın Trappist olarak bilinen biralarını tattık. Bu biralardan bazıları 10 derece gibi yüksek alkollü olup, genelde 10 -12 derece soğuklukta içilince keyifli oluyor. Biranın Trappist olabilmesi için gerekli şartlardan biri de bira işinden yapılan kârın hayır işlerine bağışlanıyor olması. Bu biralar başta papazların oruç tuttukları günlerde güçten düşmemeleri için, yani bir anlamda sıvı bir ekmek gibi tasarlanmış. 

Biz de Brüksel’in 200 km güneydoğusundaki Orval Manastırı’nı ve bira üretimhanesini (fabrikası değil) gezdik. Bu tesis yılda 4-5 milyon litre bira üretiyor. Bu da orta ölçekli bir şaraphane ölçeği sayılabilir. Orval’ın birahanesini bir Türk işletiyor. Ali Bey bizlere Türk misafirperverliğinin Belçika’da 20 yıl yaşadıktan sonra da kaybolmadığını gösterdi.
Son gece 2 bin farklı bira satan Delirium Cafe’de farklı biralar tattık. 260 sayfalık mönünün 233’üncü sayfasında Efes’i görünce gururum okşandı. Artık memlekete tattığım güzel biraların hatırasıyla dönme zamanı gelmişti.