30 yıl önce Mamak Cezaevi'nin 'kafes'inde...

30 yıl önceydi. 34 yaşındaydım. Günlük Aydınlık gazetesinin Genel Yayın Yönetmeniydim.

30 yıl önceydi. 34 yaşındaydım. Günlük Aydınlık gazetesinin Genel Yayın Yönetmeniydim.
12 Eylül askeri darbesinin ardından adımız arananlar listesinde çıkınca
kısa bir durum değerlendirmesi yaparak, mahkemeye gitmeye karar verdik.
Mahkeme hakkımızda tutuklama kararı verdi ve Mamak Askeri Cezaevi’nin yolunu tuttuk. 1980 yılının kasım ayıydı. Bu tarihten tam 6 yıl önce aynı cezaevinden tahliye edilmiştik. Çıkarılan bir af kanunu sonucu 1974 yılının 16 Temmuz’unda özgürlüğümüze kavuşmuştuk.
12 Mart 1971 askeri darbesinin ardından 11 Temmuz 1971 tarihinde Gaziantep’te, İbrahim Kaypakkaya ile birlikte örgütlenme çalışmaları yaparken yakalanmıştım. Kaypakkaya ise ters tarafa kaçarak kurtulmuştu. Tam 3 yıl 5 gün yattığım bu cezaevine yeniden dönüyordum.
***
Biz 1974 yılında oradan tahliye olurken, bizi kapıdan uğurlayan gardiyanlar, “Bir daha gelirseniz, koşullar çok daha kötü olacak. Buraya yeni bir cezaevi yapılıyor, hücre sistemi şeklinde düzenlendi, çok kötü, eskisini çok ararsınız” dediler.
Mamak Askeri Cezaevi, 1971 yılında, daha çok asker tutuklular için yapılmış sıradan bir askeri cezaevi sayılabilirdi. Biz ilk girdiğimizde bütün koğuş kapıları açıktı. İçeride gerçekten de askeri suçlardan tutuklanmış erler kalıyordu. Herkes birbirini görebiliyordu. Aşırı bir baskı söz konusu değildi.
12 Mart döneminde koşullar giderek kötüledi. Önce koğuşların kapıları kapatıldı. Sonra ‘asker kişi’ sayılarak saçlarımız kesildi, askeri kıyafetlere zorlandık. Bugün düşününce komik gelse de, bunlar o dönemin sıradan gerçekleriydi. Sivil insanlar olmamıza ve hiçbir askeri eylemle ilişkimizin olmamasına rağmen, sırf askeri mahkemeler bizi tutukladığı için ‘askeri kişi’ sayılıyorduk. Buna karşın, sivil alanı ‘darbe’ ile kendi egemenliği altına almak isteyen askerleri kimse sivil mahkemelerde yargılayamıyordu.
Mamak, 1971-1974 yılları arasında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamına tanık oldu. Baskı ve dayak o dönemde elbette ki vardı. Ama mesela cezaevinde insanların dövülerek öldürüldüğü bir dönem değildi. Sistemli ve sürekli bir dayağın/zulmün olduğu söylenemezdi.
***
6 yıl sonra Mamak’ın kapısından tekrar içeri girdiğimizde, koşulların gardiyanların bize 6 yıl evvel söyledikleri gibi çok kötüleşmiş olduğunu fark ettik. “Kafes” adı verilen dört bir tarafı parmaklıkla kaplı bir alana tıkıldık. Hakaret ve küfür altında, sürekli tavana bakmamız emredilerek bekliyorduk. Arada bir askerin biri parmaklıkların arasından uzanıp copluyordu.
Daha sonra berber geldi. Tıraş makinesi sanki, özel olarak hazırlanmış bir işkence cihazı gibi çalışıyordu. Saçlarımız engebeli görünecek şekilde kesildi. Kafama elimi attığımda bazı bölümlerin kanadığını fark ettim.
Ne kadar kafeste beklediğimizi hatırlamıyorum. Ben bir an önce koğuşlara giderek arkadaşlarımıza kavuşacağımızı sanırken, bizi bekleyenin hiç de böyle bir şey olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başladım.
Pislik içindeydik. Verilen yemekler tek kap içinde veriliyordu, her şey pisti. Sonunda kalacağımız yere götürülmek üzere hakaretler altında koridorlardan yürümeye başladık.
İki kişilik hücreye aynı davadan yargılanacağımız bir avukat arkadaşımla birlikte itilerek tıkıldık. Hemen talimatlar yağdırıldı. 40 dakika ‘nazari’, sonra 40 dakika ‘ameli’ eğitim yapacaktık.
‘Ameli eğitim’, hücre içinde yerimizde sayarak ve avazımızın çıktığı kadar bağırarak, söylediğimiz ırkçı marşlar eşliğinde talim yapmamız anlamına geliyordu. Yatma vaktine kadar bize talim yaptırdılar. Arada bir coplandık, hakarete uğradık.
‘Nazari eğitim’ ise, Kenan Evren’in önsöz yazdığı ‘İnkilap Tarihi’ ders kitabıydı. Bu kitaptan yüksek sesle bölümler okuyor ve ardından bu konularda askerler tarafından ‘sınav’a tutuluyorduk. Tabii nazari eğitimi gerçekleştiren askerlerin, eğitim düzeyleri nedeniyle, soracakları soruları seçmeleri de sordukları sorulara aldıkları cevabın doğru olup olmadığını anlamaları da pek kolay olmuyordu.
Bu nedenle soruları bize sordurup cevaptan sonra da soruyu sorana “doğru mu cevap verdi” diye soruyorlardı. Eğer bir kimseye gareziniz varsa, “Yanlış söyledi komutanım” demeniz yetiyordu. O zaman dayak seansı başlıyordu.
***
İlk gece son ‘ameli’ eğitimi de yaptık ve yatmamız emredildi. Ranzanın alt katında ben yatacaktım, üst katta ise avukat arkadaş. Öylesine çok hücre içinde talim yapmışız ki, üstte yatacak arkadaşım güçsüz kalmıştı. Hamlamıştı. Yukarıya çıkamadı. Sonunda benim de desteğimle yukarıya canını atıp yatağa uzandığında, başka bir durumla daha yüz yüze olduğumuz ortaya çıktı.
Yatak diye ranzanın üstüne konulan torbalar, askeri dikimevinin dikiş artığı çaputları gibi, ipliği bitmiş makaralar gibi malzemelerle doldurulmuştu.
***
12 Eylül 1980 askeri darbesinin yeniden yarattığı Mamak Askeri Cezaevi’nde ilk gecemi bu şekilde yaşamıştım.
Tam 30 yıl önce. 34 yaşındayken...
Yaşamımın toplam 7 yılını askeri darbe dönemlerinde cezaevlerinde, büyük oranda da askeri cezaevlerinde geçirdim...
Bilmem anlatabiliyor muyum...