Akıl vermeye alışmışım ya!

Fark ettim ki yazmadan da yaşanabiliyor. Ben bir şeyler söylemediğimde de hayat devam ediyor...

3 aydır yazmıyorum. 21 sene boyunca neredeyse hiç ara vermeden yazdım. Daha öncesine gidersem, yazarlığımın 12 Eylül 1980 darbesinde de bir kesintiye uğradığını söyleyebilirim.

Yazı yazmak, ‘her gün topluma fikirlerini açıklamak’ anlamına geliyor. Bu hal, kendi aklımızın çok iyi, söylediklerimizin çok gerekli olduğunu sanmamıza yol açabiliyor. Taraf’tan ayrılmak zorunda kaldığımda “Acaba yazı yazmadan nasıl durabilirim?” diye düşündüm. Akıl vermeye alışmışım ya! Fark ettim ki, yazmadan da yaşanabiliyor. Ben bir şeyler söylemediğimde de hayat devam ediyor... 

Şaka bir yana, son yıllarda, ülkemizde yazarlık, bir temsilcilik, bir misyon haline dönüşmeye başladı. Okurların önemli bir kesimi, yazarın sadece kendisi gibi düşünenini, kendisi gibi konuşanını normal karşılamaya başladı. Dünyanın her yerinde böyle midir? Pek sanmıyorum. Gerçekten de ‘siyahlar ve beyazlar ülkesi’ haline geldik...

Gerçi çocukluğumdan da hatırlıyorum: Demokrat Parti-Cumhuriyet Halk Partisi kavgası fanatik bir şekilde yürüyordu... Demokrat Parti, çatışmanın ürünü olarak askeri darbeyle devrildiğinde CHP’liler bayram etti. Bayram edenler arasında 14 yaşındaki ben de vardım.

Çatışma kültürü
Yarım asır geçti. Son dönemde kamplaşma gene sertleşiyor. Siyasetçiler de gazeteciler de kamplaşmaya esir oluyor. Çatışan taraflar, arada kalanlardan, ortak noktaları öne çıkarmaya çalışanlardan hoşlanmıyor. Gezi olayları, kamplaşmanın ne kadar derinleştiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Bir kesim, gösterileri ‘komplo teorileri’yle açıklamayı tercih ederken bir başka kesim, ‘hükümeti bu yolla devirme fırsatı’nın peşine düştü.

İlk tepkiler, şehirleri ellerinden kayıp giden insanların çaresizliğinden ortaya çıktı. Her yerin inşaatlara dönüştürüldüğü bir şehir onlara yabancılaşıyor, yaşamak zorlaşıyordu. Sert polis müdahalesine gösterilen tepkiyle birlikte, süreç yeni bir boyut kazandı ve ülke çapına yayıldı. Taleplerin siyasi karakteri öne çıktı ve sonunda çatışma derinleşerek bildiğimiz ‘kamplaşma’nın üzerine oturdu. ‘Normali yakalamak’ zorlaştı. Çatışmacı ortam, medyayı da altüst etti.

Üstelik bütün bu gelişmeler, tarihimizin belki de en büyük uzlaşmasının yaşandığı bir döneme denk geldi. Çözüm süreci, 6 ayı geçen bir zamandır başarıyla yürüyor. Yer yer iniş-çıkışlar olsa da iki tarafın devam eden kararlılığı, umutlarımızı korumamızı sağlıyor. ‘Türk-Kürt ittifakı’nın yeniden temellerinin atılmasının yaşandığı günlerdeyiz.
Böyle bir dönemde, süreklilik gösteren bir çatışma ortamı, ister istemez, “Sürecin önü bu yolla kesilmek mi isteniyor?” sorusunu gündeme getiriyor.

Geçmiş ve bugün
Uzun yıllar içinde yer aldığım sosyalist siyasi hareketin çerçevesinin bizi gerçeklerden kopardığını, sonraları daha iyi fark ettim. Halktan uzak siyasi yapılanmaların, eylem ve düşünce dünyamızı nasıl daralttığını gözlemledim.

‘Empati yapmanın’, ‘başkasını anlamanın’ ne olduğunu adım adım fark ettim. Hakkı yenenin, dışlananın, ezilenin, dini, etnik, cinsel ve mezhepsel azınlıkların yanında olmanın gerçek solculuk, gerçek demokratlık olduğunu zaman içinde kavradım.
Adnan Menderes’in idamını onaylayan, Deniz Gezmiş’in asılmasına sevinebilen, Hrant’ın öldürülmesi üzerine zafer şarkıları söyleyebilen ‘düşmanlaştırma kültürü’nden kurtulmanın zorluğunun farkındayım. 

6 ay sonra tekrar merhaba...