Alevi mahallesine 'Yavuz Selim' adını neden verdiler?

İstanbul'un Sultanbeyli ilçesine bağlı 'Yavuz Selim Mahallesi', Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir yerleşim yeri. Sultanbeyli yeni bir ilçe, Yavuz Selim Mahallesi de öyle. Sultanbeyli ilçesinde belediye 1989 yılındaki yerel...

İstanbul’un Sultanbeyli ilçesine bağlı ‘Yavuz Selim Mahallesi’, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir yerleşim yeri. Sultanbeyli yeni bir ilçe, Yavuz Selim Mahallesi de öyle. Sultanbeyli ilçesinde belediye 1989 yılındaki yerel seçimlerden beri İslami gelenekten gelen başkanlarca yönetiliyor. ‘Yavuz Selim Mahallesi’nin mucidi de onlar.
Yavuz Selim dönemi, Alevilerin kolektif belleğinde ‘Alevi katliamlarının yaşandığı bir dönem’ olarak yer almaktadır. Yavuz Selim’in veziri Kuyucu Murat Paşa’nın binlerce Alevi’yi (bu rakam, kimi kaynaklara göre 40 bin, kimi kaynaklara göre 100 bindir) çoluk çocuk demeden keserek kuyulara doldurduğu, Aleviler tarafından da Sünniler tarafından da bilinir.
Kaçınılmaz olarak şu soru akla geliyor: O mahallede yaşayan Alevi yurttaşlarımıza ‘Bakın sizin atalarınızı kesen bir padişahın adını verdik, bunu kulağınıza küpe yapın’ mesajı verilmek istenmekte değil midir?
Bu ismin tercih edilmesinin tesadüf olması ihtimali düşük değil midir?
***
Devlet Bakanı Faruk Çelik’in çağrısıyla düzenlenen ‘Alevi Çalıştay’larından 5’incisi önceki gün İstanbul’da medya mensuplarıyla yapıldı. Değişik eğilimlerden çok sayıda yazar ve araştırmacının çağrıldığı toplantıda, hepimiz (aklımızın erdiği oranda) konuya ilişkin görüşlerimizi ve çözüm önerilerimizi dile getirdik.
Konuşmacıların büyük çoğunluğu şu noktalar üzerinde birleşti:
1. Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorsa, bizler de onları öyle kabul edelim, onlara kafamıza uygun urbalar giydirmeye kalkmayalım.
2. Aleviler kendi içlerinde siyasi farklılıklar taşıyorlar. Bu farklılıkları doğal kabul etmek gerekiyor. Bu farklılıkların siyasi istismar için kullanmaya kalkışılması, iktidarların kendilerine yakın gördüklerini Alevilerin temsilcisi gibi kabul etmeleri, sorunları onlar üzerinden çözebileceklerini sanmaları onaylanamaz.
3. Alevi sorununun çözümündeki temel engel, devlet-din ilişkisidir. Devlet, (birçok alana olduğu gibi) dine müdahale etmeyi sürdürüyor, bir ‘devlet dini’ yaratma yönündeki eğilim devam ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bu amaçla faaliyet gösteriyor. Devlet din ilişkisi, demokratik-laik bir devlette olması gereken çerçeve içinde olmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu amaçla yeniden yapılandırılmalıdır.
4. Devlet Alevileri bugüne kadar yok saydı. Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet merkezli bir Sünni-Hanefi kurumu olarak örgütlendi ve yaygınlaştırıldı. Diyanet’in Sünni-Hanefi ilahiyatçıları, Alevileri daha düne kadar bir inanç topluluğu olarak bile görmüyorlardı. Onların ihtiyaçlarına yönelik hiçbir önlem alma gereği duyulmuyordu. Asıl hedef Alevilerin asimile edilerek Sünnileştirilmesiydi.
5. Hükümetin Alevi sorununu gündemine almak, Alevi kimliğine ilişkin talepleri öğrenmek ve çözüme yönelik fikirler üretmek amacıyla Çalıştay toplaması olumlu bir adım. Toplantıların koordinatörlüğünü yapan Doç. Necdet Subaşı’nın konuya hakim bir isim olması da yararlı. Konuşmacıların hepsi bu çabaları olumlu karşıladıklarını belirttiler.
6. Hemen atılabilecek olan (ve çalıştayların sonuna bırakılması gerekmeyen) adımlar var. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına göre ‘zorunlu din dersi uygulaması’, insan haklarına aykırı bir uygulama. Bu uygulamanın bir an önce kaldırılması gerekiyor. Hükümet bunu yapmakla yükümlüydü. Kararın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen bir adım atılmamış olması güvensizlik yaratıyor.
7. ‘Yavuz Selim Mahallesi’ gibi Alevi kimliğini hedef aldığı izlenimini veren ‘isimlendirme’lerden bir an önce geri dönülmesi gerekiyor.  ‘Yavuz Selim Mahallesi’ne Pir Sultan Abdal ismi verilerek sembolik bir adım atılabilir. Böyle bir jestle, Alevilerin güvensizliğini giderme yolunda bir örnek ortaya çıkmış olur.
***
Sünni-Hanefi ilahiyatçıların geleneksel ‘ret’ tutumlarından uzaklaşmalarını ve Alevi kimliğinin kabulünün önünde engel oluşturmaktan vazgeçmelerini umuyoruz. Necdet Subaşı’nın verdiği bilgilerden bu noktada olumlu değişimler olduğunu öğreniyoruz, umudumuz artıyor.
Alevilerin kimliklerinin kabulünün ve taleplerinin dikkate alınmasının, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve devletin insan haklarına saygılı bir dönüşüme uğraması bakımından sahip olduğu önem ne kadar vurgulansa az. Hükümetin konuyu bizzat ele aldığını belli etmesi bile Alevilere yönelik dışlamayı ciddi oranda hafifletme potansiyelini içinde barındıran ve Türkiye’nin demokrasi birikimini ileri taşıyan bir tutum olarak görülebilir. Ama bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, bir mahallenin ismi bile, demokrat insanların ve Alevilerin moralini bozmaya yeterli olabilir. Çünkü yaşanan ve yaşanmış gerçekler bu güvensizliği körüklüyor.