Ali Başpınar örneği...

Bir çoğunuz Ali Başpınar?ın kim olduğunu bile bilmezsiniz. O adı öne çıkanlardan değildi.

Bir çoğunuz Ali Başpınar’ın kim olduğunu bile bilmezsiniz. O adı öne çıkanlardan değildi. İki gün önceki gazetelerin bazılarında binlerce kişinin katıldığı bir cenaze töreni haberi yer aldı. Neden bu kadar çok insan Ali Başpınar’ın cenazesine gelmişti? Binlerce insan neden otobüslere dolarak onu Çerkes ilçesindeki mezarına kadar yolcu etmişti?
Ali Başpınar, 68 kuşağının adı duyulmayan önderlerindendi. Devrimci-Yol’un emektarlarındandı. Ali, 12 Mart 1971 darbesi öncesi Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerindendi. Orada ülkücü saldırganlığa karşı direnenlerdendi. Bu nedenle 12 Mart döneminde Dev-Genç davasında yargılanmış ve 2.5 yıl hapis yatmıştı.
Dev-Genç davasında birlikte yargılandık, 2.5 yıl onunla aynı koğuşta kaldık. Neşeli adamdı Ali. Dost canlısıydı ve espriliydi. Ona Ali Butto derdik. Neden dediğimizi pek de hatırlamıyorum. Ancak o yıllarda geçenlerde öldürülen Benazir Butto’nun babası Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto darbecilerin baskısına uğruyordu. Sonunda Butto bir askeri darbe sonrası idam edildi.
Ali Başpınar, Ali Butto’ya benzer miydi? Hayır. Ali Başpınar tipik bir Karadenizli görünümdeydi, kocaman burnuyla işte “Hemşinli Ali budur” diyebilirdiniz. Ali’nin yakın arkadaşlarından Tayfun Mater’le cenaze sonrası konuştum ve sordum “Ali’nin cenazesine bu kadar insan neden toplandı sence?”
Ali, 68’liydi. O kuşağın bilinen ve sevilen isimlerindendi. Asıl neden tabii ki buydu. Ancak Ali yalnızca bundan ibaret değildi. Ali, iyi bir örgütçüydü. TÖB-DER öğretmen örgütünün etkili isimlerinden biri olmanın yanında 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi ülkücülerle Türkiye’nin dört bir yanında süren kavganın, çatışmanın da örgütçülerinden, öncülerindendi. O, bir direniş adamıydı.
***
Ali Başpınar, artık 60’lı yaşlarını aşmaya başlayan bir kuşağın bir direniş kuşağının sembollerindendi. Bütün yaşamını örgüte ve örgütçülüğe adamıştı. Deli,  çılgın adamlardandı. Bugünün dünyasında Ali’nin yaşamını anlamak da anlatmak da o kadar kolay değil.
68’in 40.yılında bizim kuşak üzerine çok şeyler yazılıp söyleniyor. Hatalarımız, çılgınlıklarımız, heyecanlarımız, umutsuzluklarımız ve umutlarımız masaya yatırılıyor. Ne kadar milliyetçiliğin etkisindeydik, ne kadar Stalinciydik, ne kadar militaristtik diyerek eleştiriliyoruz. Bu eleştirilerin içinde bir çok haklılık olduğunu söylenebilir. Aşırı haksızlıklar da...
Ancak bütün bunların yanında bizim kuşak bir misyon kuşağıydı. Bir idealler kuşağıydı. Heyecanları ve umutları vardı. Ütopyaları vardı. Bunların çoğu bugünkü kuşaklar için anlaşılmaz gelebilir. Mümkündür. Ama biz birbirimizi anlıyoruz.
Ali yaşamının son anında kadar bizim kuşağın tipik özelliklerini koruyanlardandı. 12 yıldır kanser hastalığıyla mücadele ediyordu. Üç yıl kadar önce Ankara’da sokakta karşılaştık. Çektiği onca acıya rağmen neşesini yitirmemişti. Geçmiş ve gelecek üzerine umutlu sohbetler ettik. Heyecanını yitirmemişti.
Ali, 2.5 yıl 12 Mart döneminde, 11 yıl da 12 Eylül döneminde hapis yattı. Örgüt, hapishane ve işkence onun yaşamının neredeyse tamamıydı. Çok geç yaşta evlendiği eşi Nilüfer’i de 1.5 yıl önce aynı şekilde kanserden kaybetti. Bir küçük oğul arkada bırakarak yaşama veda etti.
Hastalıkla boğuşurken de idealleri için çabalarını sürdürdü. İşkence ve hapishane mağdurlarına, onların ailelerine destek için kurulan mücadele arkadaşı Cahit Akçam’ın başkanlığındaki Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nda çalıştı.
***
Ali Başpınar, yitip giden bir tarihi temsil ediyordu. Gelecek ideallerini de. Haksızlığa, eşitsizliğe başkaldırıyı da...
Onun gülen yüzü, hep gönüllerde yaşayacak...