Artık Demirel konuşmalı...

Çarkın'ın şu sözü hem içinde bulunduğu ruh halini hem de yaşananların genel görüntüsünü berraklaştırıyor ve özetliyor: 'Şu cesetler bulunsa da rahatlasam...'

Bazen, bir kişinin cesareti, bütün tarihin akışını değiştirebilir. Susurluk döneminde ortaya çıkan bilgiler ve belgeler bir yerde tıkanıp kalmışlardı. İşin doğrusu, konuyla ilgilenenler, ne olduğunu ana hatlarıyla anlamışlardı. Ancak ip orada kopmuştu.
O dönemde, bazı çeteler, devlet adına harekete geçtiler ve kendilerini yargı yerine koyarak infazlar yaptılar. Tabii “milletin çıkarları”nı korumak adına hareket ettikleri gibi bir görüntü vermeye de özen gösterdiler. Susurluk soruşturması döneminde; gerçeklerin ucundan, kıyısından ortaya çıkmasına sevinerek, devletin temizleneceğine ilişkin iyimser umutlara kapılan insanların elleri böğürlerinde kaldı…
“Devlet adına kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir…” diyen bir başbakan dönemindeydik. Milli Güvenlik Konseyi’ne o dönemde bir “Kürt işadamları listesi”nin gönderildiğini, dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’den geçen günlerde öğrendik. Bu listeyi dehşetle merak ediyoruz. Tabii onu hazırlayanları ve yargısız infazlara karar verenleri de… Liste MGK’ya geldiğine göre durum ortada demektir. Orada kimler yer alıyorsa, bu listelerin nasıl hazırlandığını önce savcılara, sonra da kamuoyuna açıklamakla yükümlüdürler. 

Demirel konuşmalı…
Asıl konuşması gerekenlerin sustuğunu belirtmeye bilmem gerek var mı… Örneğin dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Kendisi Milli Güvenlik Kurulu’nun başındaydı. Kısacası, “devletin o döneminin kara kutusu” susuyor. Keşke, vicdanını harekete geçirse ve konuşsa…
O dönemde, bu ülkenin birçok işadamı ve bürokratının bazı kararlarla kurtların önüne atıldıklarını, parçalandıklarını biliyoruz. Onların yüreği acılı aileleri hayatta. Medet Serhat’ın, Namık Erdoğan’ın, Yusuf Ekinci’nin, Behçet Cantürk’ün, Savaş Buldan’ın, Hacı Karay’ın bir “yüksek karar”la ölüm fermanlarının yazıldığı anlaşılıyor. Aileleri gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyor.
Asıl sorumluların sustuğu noktada bir polis memuru konuşuyor. Ayhan Çarkın, elini kana buladığını itiraf ediyor. Cinayetlerin tanığı ve sanığı olduğunu açıklıyor. Yükseklerden gelen emirlerle hareket ettiklerini, “herkesin duyacağı bir sesle” dile getiriyor. Bir tarihin aydınlanmasından yana bir tavır ortaya koyuyor.
Ayhan Çarkın, her şeyi göze alıp “devlet adına” cinayetleri aydınlatmaya çalışırken, olaylarda rol aldıkları bilinen isimler, bir akşam vakti, bir nöbetçi hâkim kararıyla serbest bırakılabiliyor…
Ayhan Çarkın, yer gösteriyor. Tabii gene bazı “soru işaretleri” yaratılmak isteniyor olabilir, kafa karıştırıcı noktalar olabilir. Ancak kendisinin şu sözü hem içinde bulunduğu ruh halini hem de yaşananların genel görüntüsünü berraklaştırıyor ve özetliyor: “Şu cesetler bulunsa da rahatlasam…” 

Kendi yurttaşını öldüren mekanizma
Bu cinayetler işlendi. Devletin bilgisi dahilinde yapıldıkları, devlet içindeki bazı görevliler tarafından işlendikleri şimdi daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Kendi yurttaşını öldüren yasadışı bir mekanizmanın bu ülkeye yıllarca egemen olduğu gerçeği giderek somutluk kazanıyor. Bir polisin gayretiyle ve onun açıklamalarını nihayet önemseyen bazı yargıç ve savcıların girişimiyle kendi topraklarımızı kazıyoruz, kendi insanlarımızın cesetlerini arıyoruz gene... (Buna benzer aramaları ilk kez izliyor değiliz elbette. Güneydoğu’da kepçeler toplu mezarlara daldılar. Ailelerden o hoyrat aramaya itirazlar geldi…)
Yeni yıla ümit ve heyecan içinde girebildiğimizi söylemek zor. Örneğin Fransız hükümetine gösterilen tepkiyle birlikte yeniden yükselişe geçen “devletçi-milliyetçi-statükocu hava”, 1915 acısının görmezlikten gelindiği ve resmi tarih klişelerinin güncellik kazandığı bir ortam yaratıyor. Belki de toplum, yakalamış olduğu “değişim cesareti”nden uzaklaşmaya başlıyor.
İşte bunca olumsuzluk ortasında, geçmişte birçok suça karıştığı anlaşılan bir polis memuru çıkıp yer gösteriyor. Üstü örtülmek istenen cinayetlerin aydınlatılabilmesi adına bir anlamda kendisini feda eden bir yaklaşım sergiliyor…
Onu yılın adamı saymak çok mu abartılı olur?