'Aydınlıkçı' geçmişim

Aydınlıkçılık, hatasıyla sevabıyla geçmişim. Bunu yok sayamam. Keşke o mektup yazılmasaydı.

Ekim 1968’de Aydınlık dergisinin aylık yayımlanmaya başladığı tarihten Şubat 1989 yılına kadar Aydınlık hareketinin içinde yer aldım. Yani, 20 yılı aşkın bir süre ‘Aydınlıkçı’ydım. Bu hareketin önde gelen sorumlularından da birisiydim. Bir bakıma bu hareket benim önemli tarihim. Gerçeğim...
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra birçok arkadaşım gibi benim de bu örgütün siyasi çizgisine eleştirilerimiz oldu. Uzun süren bir tartışma döneminin ardından ‘Aydınlıkçı’lardan koptum.
Bu hareketin genel bir eleştirisini de kendi özeleştirimi de defalarca kamuoyu önünde dile getirdim. Bu amaçla bir grup arkadaş, 1989-90 yıllarında aylık ‘Sosyalist Birlik’ dergisini çıkardık. Orada kendi geçmişimizle hesaplaşırken yaşadığımız değişimi, yaşanılan değişimi ifade ettik. Dün bazı internet sitelerinde “Oral Çalışlar’ın Kenan Evren’e yazdığı mektup ortaya çıktı!” şeklinde haberler yer alınca, bazı konuları tekrar ifade etme gereğini duydum. O mektup benim kişisel mektubum değil, ayrıca gizli kapaklı hiç değil.
O yıllarda mensubu olduğum Aydınlık hareketinin ve tabii benim de o zamanki düşüncelerimin bir yansıması. Daha önce de çeşitli kereler belirttiğim gibi, biz Aydınlıkçılar o dönemde asıl tehlikenin ABD tarafından değil, Sovyetler Birliği tarafından geleceğini söylüyorduk. Bu görüşler o zamanki Çin Komünist Partisi’nin görüşleriyle paraleldi.
Asıl düşman tanımı, Sovyetler Birliği olunca ABD’ye daha yakın pozitif bakış kaçınılmazlaşıyordu. Bu nedenle 12 Eylül 1980 askeri darbesine, ilk başlarda “Sovyetler’e karşı milli bir duruş” gözüyle baktık. Aydınlık kapatılınca, “Neden bizi kapattınız, biz zaten anarşi ve teröre karşıydık, siz de karşısınız” şeklinde trajik bir tepki gösterdik.
Mahkemelerdeki savunmalarımıza da benzer anlayış egemen oldu. Bizim bir anlamda darbeye ‘destekçi’ tutumumuza rağmen, sonuç değişmedi. Tutuklandık, ağır baskılar gördük ve ağır cezalara çarptırıldık.
Bu paradoksu, birçok röportajda ve söyleşide şöyle analiz ettim: Biz bir yandan Çin’in etkisiyle Rusya’yı asıl düşman olarak görmemize rağmen, öte yandan Türkiye’deki iç kargaşalığın merkezi olan ABD yanlısı darbecilerle mücadeleci bir tutum izliyorduk.
12 Eylül askeri darbesini hazırlayan ve iç çatışmayı kışkırtarak provokasyonlara başvuran, (Genelkurmay’a bağlı) ‘Özel Harp Dairesi’ne yönelik, Aydınlık gazetesinde teşhir edici yayınlar yaptık.
Soldan ve sağdan gelen şiddeti mahkûm eden bir yayın çizgisi izledik. Bu elbette, “Asıl tehlike Sovyetler Birliği” saptamamızla çelişen bir durumdu. Kontrgerilla adını verdiğimiz ‘Özel Harp Dairesi’nin sağı ve solu kışkırtarak bir darbe hazırladığını hissediyor ve bu bağlamda ‘siyasette uzlaşma’yı, partiler arasında milli birlik hükümeti kurulmasını savunuyorduk. Solun, şiddet sarmalının içine çekilmesine karşı duruyorduk.
12 Eylül öncesindeki bu çizgimizin içerdiği arka plana rağmen, sonuçta Amerikancı bir darbe oldu ve biz bu darbeye, geçmiş önkabullerimiz nedeniyle başlangıçta destekleyici tutum gösterdik. Siyasi bakımdan tamamen hatalıydık. Bunun hatalı olduğunu gördük ve hesaplaşma yaşadık.
Bu hesaplaşmayı yaşamak yerine eski hatalarında ısrar edenler, daha sonra Aydınlık hareketinin tamamen militarizmle iç içe geçmesine neden oldular. Milliyetçilik ve Atatürkçülük; Aydınlık’ın siyasi çizgisinde belirginleşti.
Ülkemizde 1960’larda canlanan sol hareket; darbeyle, militarizmle akrabalık içindeydi. Hâlâ Türk solunun önemli bir kesimi 27 Mayıs askeri darbesini ilerici bir darbe olarak görüyor, ‘iyi darbe-kötü darbe’ ayrımından uzaklaşamayacak kadar ‘darbeler arasına mesafe koyma güçlüğü’ çekiyor.
Hem kendi geçmişimle hem içinde yer aldığım siyasi hareketle bu açılardan uzun ve derin bir hesaplaşma yaşadım. Bulunduğum her yerde ‘darbecilik’le arama kesin bir şekilde sınır koymayı esas aldım.
Aydınlıkçılık benim geçmişim. Hatasıyla sevabıyla benim kimliğimin bir parçası. Bunu yok sayamam. Geçmişimi inkâr edecek değilim.
Keşke o mektup yazılmasaydı...