"Başkanlık sistemi"ne sıkışıp kalmak...

Eğer, seçimler "Erdoğan olsun mu olmasın mı?" patikasına sıkışıp kalırsa; seçim sonrası beklentimiz olan, "demokratik" veya "yeni" Türkiye projesinin; "bir hayalin ötesine gidemeyeceğini" söyleyebiliriz.

Gündem belirleyici hamleleriyle etkili olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu seçim döneminin temel konusunu da bir şekilde belirledi. Cumhurbaşkanı, hemen her konuşmasında, Türkiye'deki mevcut sistemin artık eskidiğini, değişim ihtiyacına cevap vermediğini, bu nedenle başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söylüyor. Sonuç olarak, "Beni başkan yapacak bir değişiklik için oy verin" mesajını veriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çıkışlarına ve konunun temel gündem maddesi olmasına, muhalefet de, “elinden geldiğince” katkı sağlıyor. CHP'nin itirazının ana argümanı, “başkanlık yoluyla Türkiye'de Tayyip Erdoğan diktatörlüğünün kurulacağı” yönünde. HDP ise, seçim kampanyasını, "HDP varoldukça sen başkan olamayacaksın, Erdoğan seni başkan yaptırmayacağız" sözleriyle başlattı.

ANTİ-DEMOKRATİK YAPI TARTIŞILMIYOR

Şurası bir gerçek; Türkiye'deki mevcut siyasal sistem arızalı, her yanından dökülüyor. Anayasasıyla, askeri darbelerin ürünü temel kurumlarıyla, sistem tekliyor. Büyüyüp gelişmek isteyen, bu potansiyeli hissettiren bir ülkenin ihtiyaçları karşısında; bu kurumlar, çok net şekilde engelleyici rol oynuyor.

Çürümüş sistemin en önde gelen unsurlarından birisi, şüphesiz yüzde 10 barajı. Bunu değiştirmek için ayrıca Anayasa değişikliğine de ihtiyaç bulunmuyor. Bundan yola çıkarsak Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Yüksek Öğretim Kanunu(YÖK), Radyo Televizyon Üst Kurulu(RTÜK) Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Askeri Mahkemeler Kanunu, orduyu Meclisin mali denetimi dışında bırakan Sayıştay Kanunu gibi çok temel kanunlar; “çürümüş sistemin ana omurgasını” oluşturuyor.

Sistemi belirleyen, bu çok temel kurumlar ve kanunlar; ne yazık ki seçim kampanyalarının veya beyannamelerinin gündemine (1-2 küçük dipnot haricinde) gelmiyor, getirilmiyor.

“Dünyadaki başkanlık sistemi örnekleri”, “farklı seçim sistemi örnekleri” gibi konulara ilişkin tartışmalarımız da; genellikle, kuramsal boyuttan uzak ve “kişiye odaklı” şekilde gerçekleşiyor. Seçim ve iktidar mekanizmalarına ilişkin başka ülkelerde yaşanan deneyim ve tartışmaları, doğru dürüst takip edebiliyor değiliz.

Her şey, "Tayyip Erdoğan Başkan olsun mu olmasın mı?" noktasına sıkışmış görünüyor. Türkiye'nin temel “anti-demokratik omurga”sını oluşturan kanunlar ve kurumlar, konuşulmuyor.

Partiler, “temel demokratikleşme perspektiflerini açıklarken”; işte bu kurumlarla ilgili daha net açıklamalar beklemenin, hakkımız olduğunu düşünüyorum.

AK Parti'nin 7 Haziran Seçim Beyannamesi'nde, temel konularda, özgürlüklere vurgu yapılmasına (örneğin: "Devlet mekanizmaları, toplum üzerinde egemenlik kurma araçları değildir.") rağmen; yukarıda söz konusu ettiğimiz, eskimiş darbeci sistemin ürünü olan yapılanmaların nasıl değiştirileceğine ve yerine ne konulacağına ilişkin net bir tutum görülmüyor. Yer yer bu kurumlar ve kanunların bazılarına ilişkin kısa tanımlar olsa bile, ciddi bir “değişim ruhu” görmek zor.

Diğer partilerin bu konulardaki değerlendirmelerini de, henüz yeterince öğrenebilmiş değiliz. Umarız, seçim beyannamelerinde, bunlar gündeme getirilir. Ancak, çok umutlu olduğumu söyleyemem. İki muhalefet partisi; "kırmızı çizgileri"yle, “vesayetçi yapının korunması” noktasında yoğunlaşıyor.

Eğer, seçimler "Erdoğan olsun mu olmasın mı?" patikasına sıkışıp kalırsa; seçim sonrası beklentimiz olan, “demokratik” veya "yeni” Türkiye projesinin; “bir hayalin ötesine gidemeyeceğini” söyleyebiliriz.

SORUN PARLAMENTER REJİMDE Mİ?

Peki Türkiye'deki sıkıntılar, acaba “parlamenter rejim”den mi kaynaklanıyor? Şu an “parlamenter sistem” diye tanımladığımız sistem; askeri darbelerden arta kalmış, darbeci, vesayetçi bir sistem. Bizdeki sistemin; İngiltere, Almanya, İspanya gibi, parlamenterizmin gramerini oluşturan devletlerle, sadece “isim benzerliği” söz konusu.

Seçim Kanunu ve yüzde 10 barajı, bu haliyle kaldıkça, Siyasi Partiler Kanunu “parti merkezlerini tek seçici hale getiren” özelliğini korudukça, çeşitli otoriter kanunlar yürürlükte oldukça; başkanlık sistemi olsa ne yazar, parlamenter sistem olsa ne yazar?

Yeni bir “siyasi ilkeler manzumesi”ne gerek bulunuyor artık. “Türkiye’nin kültürel ve stratejik özelliklerinin, başkanlık sistemine mi yoksa parlamenter sisteme mi daha uygun olduğunu” tartışmaktan zevk alıyor olabilirsiniz. Ama tartışmanın dil ve odağının biraz değişmesinde yarar var.

Bence, parlamenter sistem de olur, başkanlık sistemi de. Asıl sorun; ne kadar demokratik/eşitlikçi/özgürlükçü olacağı, ne kadar katılımcı olacağı, denge ve denetim mekanizmalarının ne ölçüde sistemi belirleyebileceği... “Devletin topluma değil, toplumun devlete şekil ve yön verdiği” bir yapının ne oranda mümkün olabileceği…

Asıl sorunu gözden kaçırmayalım.