Bizim evin Halide Edib'i...

İpek (Çalışlar) 'Latife Hanım' biyografisini 2006 yılı başında bitirdikten sonra, bir süre boyunca, 'hangi kadını yazayım' şeklinde bir düşünce dönemi geçirdi. Halide Edib'in dünyanın dört bir yanına dağılmış anıları, konuşmaları, kitapları onu korkutsa da, sonunda kararını verdi ve Halide Edip'i yazmaya girişti.

İpek (Çalışlar) ‘Latife Hanım’ biyografisini 2006 yılı başında bitirdikten sonra, bir süre boyunca, ‘hangi kadını yazayım’ şeklinde bir düşünce dönemi geçirdi. Halide Edib’in dünyanın dört bir yanına dağılmış anıları, konuşmaları, kitapları onu korkutsa da, sonunda kararını verdi ve Halide Edip’i yazmaya girişti.
O andan itibaren Halide Edib bizim evin en önemli siması haline geldi. Dört yıl boyunca hemen hergün onun yaşamına ilişkin yeni şeyler öğrendik. İpek’in ABD’de bazı üniversite kütüphanelerinde Halide’nin mektuplarının olduğunu öğrendiğinde yaşadığı heyecan görülmeye değerdi. Hemen bilgisayarın başına geçiyor, mektupları elde etmenin yollarını araştırıyordu. Sonunda hedefine ulaşıyor, değişik belgeler, yazışmalar mektuplar onun akıcı kalemiyle yazıya dönüşüyordu.
Halide Edib’i önce İpek öğreniyor, sonra bizler de bu öğrenme serüveninin bir parçası haline geliyorduk. Arkadaş ziyaretlerimiz de Halide Edib sohbetlerine dönüşüyordu. Hemen her gittiğimiz evden Halide Edib’e ilişkin bir öykü, bir ipucu ile geri dönüyorduk. İpek, eve gelir gelmez, ‘derin araştırmacı’lığıyla, yeni bilginin peşine düşüyor, ortaya yeni yeni şeyler çıkıyordu.
***
Halide Edib, 1884’te doğmuş, 1964 yılına dek yaşamıştı. 80 yıllık yaşamı; 2. Meşrutiyet’ten, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği ve bir askeri darbeyle devrildiği dönemi de içine alan bütün bir Cumhuriyet tarihini kapsıyordu.
Biz bu dönemi ‘resmi’ tarihin penceresinden okumuş, öğrenmiştik. Bir takım kalıplar bütün
düşünce sistemimizi ve tarih anlayışımızı yönlendiriyordu. İpek, Halide Edib’in (Everest Yayınları) biyografisini yazarken, resmi tarihin genelini de baştan sona yeni bir gözle inceledi.
Bu çalışma sırasında fark ettiği ve bizimle paylaştığı en önemli gerçek şu oldu: Bu tarih içinde bize gerçekmiş gibi anlatılanların olayların birçoğu çarpıtılmış, eğilip bükülmüştü. İpek, Osmanlının son döneminin ve Cumhuriyet tarihinin bu özel kadınının biyografisini yazarken, resmi tarihin barikatlarını aşabilmek için elinden geleni yaptı.
***
‘Resmi tarih’in en yaygın söylemlerinden birisi, Halide Edib’in ‘mandacı’ olduğudur. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenik düşünce, manda bir siyaset biçimi olarak oldukça geniş bir çevre tarafından savunulmuştu. Halide Edib’in ‘manda’yı siyasi bir çözüm olarak savunması da gayet doğal karşılanmıştı. Halide, ne zaman ki Cumhuriyet’in tek kişi hegemonyasına dönüştüğünü görmüş, ona itiraz etmeye başlamıştı; o andan
itibaren ‘mandacı’ suçlamaları onu yok etmenin bir aracı olarak kullanılmak istenmişti.
Halide Edib’in 23 Mayıs 1919 günü, İstanbul’un işgaline karşı onbinlerin toplandığı ünlü Sultanahmet mitinginde bir fotoğrafı vardır. O fotoğrafta önden sarkan bez afişte ‘Wilson prensipleri madde 12’ yazılıdır. Wilson, o dönemde ABD’nin Cumhurbaşkanıydı. Wilson prensipleri de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını da içeren barışçı bir haklar manzumesiydi.
İşgale karşı örgütlenen İstanbullu aydınlar bu prensiplerden yola çıkarak Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kurmuşlardı: “Wilson prensiplerinin 12. maddesi Osmanlı İmparatorluğu için kaleme alınmıştı; ülke çıkarlarına da gayet uygun görünüyordu. Bu maddeyi Türkiye’nin geleceği açısından önemseyenlerden birisi de Mustafa Kemal Paşa idi.” (Halide Edib, s.162)
İpek’in araştırmalarıyla şunu daha net şekilde algıladık: Halide Edib o dönemde ABD’lilerle yazışmalarını Milli Mücadele önderliğini temsilen ve onun bilgisi dahilinde yapıyordu. Daha sonra ‘mandacı’ olarak tanımlanmasına neden olacak mektubu da Mustafa Kemal’e bu faaliyetinin bir parçası olarak göndermişti.
***
Peki Sivas ve Erzurum kongrelerinde ‘manda’ açısından neler olmuştu? Bize resmi tarih kitaplarında okutulduğu gibi bu kongrelerde gerçekten ‘manda ve himaye kabul edilemez’ kararı mı alınmıştı? Hayır. Bu kongrelerin kararlarını incelediğimizde görüyoruz ki, alınan kararlarda ‘manda’ sözcüğü bile geçmemişti.
Tarih kitaplarında sık sık karşılaşılan ‘manda ve himaye kabul edilemez’ maddesinin aslı şöyleydi: “Ülkemize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin ‘fenni, sınai, iktisadi’ yardımı memnunlukla karşılanır.” (s.179-180) Oldukça farklı bir söylem. Bir anlamda bu madde mandayı içerir bir ifade olarak da okunabilir. Önce bu maddede ABD’nin adı açıkça belirtilmek istenmiş ancak buna tepki geleceği düşünülerek ‘herhangi bir ülke’ deyimi tercih edilmişti.
Bu konudaki karışıklıkların bir nedeni de, manda kelimesinin, içinde birbirinden farklı birçok anlamı barındıran bir kelime olması. Mandanın ‘bir ülkenin başka ülkeye gönderdiği yardım’ olarak tanımlanması da mümkün, çok farklı şekillerde tanımlanması da. Reşat(Çalışlar), internette manda kavramı üzerine kapsamlı bir araştırma yaptı ve bize manda kelimesinin etimolojisi ve içerdiği farklı anlamların tarihsel değişimi üzerine çeşitli nutuklar attı. Teorik olarak, bir ülkenin başka ülkede normal bir büyükelçilik açmasının bile bir manda olarak değerlendirilebileceğini öne sürdü. Konunun teorik açılımlarının görünenden çok daha karmaşık olduğunu savundu.
***
Halide Edib’in torunu Ömer Sayar, kitapla ilgili olarak İpek’e gönderdiği mektupta özellikle Halide Edip’in manda konusu üzerinden hedef haline getirilmiş olmasının haksızlığını belgelere dayanarak ortaya koyduğu için teşekkür etmiş ve şöyle demiş: “Kitabın son cümlesi en beğendiğim cümle oldu: ‘Hakikaten mandacı mıydı? Onun hayatını okuyanlar artık bu soruya gülüp geçecekler.’”
Halide Edib’in bir roman tadındaki yaşam öyküsü, ‘resmi tarih’ çarpıtmalarından sivil tarih yazımına doğru bir yolculuk olarak okunabilir.