Bizim Syriza'mız neden olamıyor?

50 yıllık Türkiye solunun deneyimlerini yakından izlemiş birisi olarak, "bizim neyimiz eksik" diye düşünüp duruyorum.

Sol, uzun yıllardır, dünyada, bir kriz içinde. Bu nedenle, başarılar, doğal olarak, umutları artırıyor. Yunanistan'da Syriza'nın başarısı, İspanya'da genç bir lider önderliğinde gelişen yeni sol parti Podemos'un yükselen yıldızı, sol konusunu yeniden gündeme getiriyor.

Bütün bunlar, o ülkelerdeki çıkmazın, ekonomik ve siyasi krizin, umutsuzluk içindeki toplumların, yeni yollar aramakta olduklarını gözler önüne seriyor. “Onlarda olan bizde de olamaz mı” sorusu da, doğal olarak, gündemimize giriyor. Yunanistan ve İspanya’daki gelişmeleri, coşkuyla takip ediyoruz.

50 yıllık yakın tarih

50 yıllık Türkiye solunun deneyimlerini yakından izlemiş birisi olarak, "bizim neyimiz eksik" diye düşünüp duruyorum.

Türkiye solcuları, çoğu konuda, hep geç kalmıştır. Örneğin, Stalinizmle ve otoriter solculukla hesaplaşmaya girişmek, çok fazla zamanımızı aldı.

1960'yı yıllarda, dünya solu, özellikle de Avrupa solu; Sovyetler Birliği'nin hegemonyacı, despotik sosyalizmini tartışıyordu. "Avrupa Komünizmi" adı altında, Avrupa'nın önde gelen komünist partileri, yeni bir çizgi arıyorlardı.

Biz, onları görmezden geliyor; daha çok, Sovyetler Birliği Komünist Partisiyle, Çin Komünist Partisi tezlerinin arasında gidip geliyorduk. Bu iki parti arasında tercih yapmak istemeyenlerin yönelimi de, Küba’ydı.

Dünya solcuları, "özgürlükçü sosyalizm"i tartışırken; Türkiye'de, bunu dile getirmeye çalışan Mehmet Ali Aybar gibi sosyalistler marjinalleşiyor ve kenara itiliyordu.

Türkiye solcularının “özgürlükçü” sol fikirlere gelebilmesi; 12 Eylül 1980 darbesine kadar, çok da mümkün olmadı. Sovyetler Birliği'nin dağılması beklendi. İlk arayışlar, 1980'lerin sonunda, anlamlı hale gelebildi.

Ancak, geçmişin, Kemalizmle harmanlanmış Stalinist, otoriter modernist solculuğu; bir hayalet gibi üzerimizdeydi hala. Birlik çabaları sonuç vermediği gibi, başarısızlığa odaklanmış bir “grupçuluk”; umutları, kısa sürede, umutsuzluğa dönüştürebildi.

Yeni dünya yeni sol

Yeni bir dünya kuruluyordu. Bu yeni dünyanın, geçmişten çok farklı sorunları vardı. Ne yazık ki, dünyada ve toplumda gelişen yeni ihtiyaçları anlamak yerine, eski kalıplara takılıp kalan solculuk, tıkanıklığı aşamıyordu.

Kürtler, tarihimizin en uzun ayaklanmasını gerçekleştirmişler, yeni bir topumsal dinamizmle, kendi kimlik ve özgürlük talepleriyle ortaya çıkmışlardı. Anadolu'da gelişen “yeni muhafazakar orta sınıf”ın gücünü arkalarına alan dindarlar; kendilerini yenileyerek ve değiştirerek, siyaset sahnesinin merkezine doğru ilerliyorlardı.

Aleviler, yüzlerce yıllık yasakları aşacak bir örgütlenme ve direniş sergileyerek; yeni Türkiye'nin kuruluşunda, önemli bir aktör olabileceklerini gösteriyorlardı.

Türkiye'de siyaset yapan ve yapacak olan her akım; ancak, bütün bu değişimi görerek, anlayarak, yeni şeyler söyleyebilirdi.Sol açısından da, yeni şeyler söylemenin koşulları oluşabilirdi. Ancak, olaylar, bu yönde gelişmedi. Türkiye’de, sol, eski kuşakla, eski(ama kendini yeni zanneden) üslupla, yoluna devam etti.

Türkiye, 2000'li yılların başında yaşadığı krizi, “sol” bir partinin öncülüğünde aşabilir miydi?

Değişik yönlerden beyin jimnastiği yapılabilir. Ama ortada bir gerçek var: Geçmişin tutucu yüklerini sırtından atamayan “sol” hareket; devletçi, merkeziyetçi koordinatların çizdiği sınırları aşamadı. Yeterince derinlikli bir “Yeni Türkiye okuması”, yapılamadı. Halktaki değişim, demokrasi, uzlaşma isteği; solun büyük kesimi tarafından, hala yeterince değerlendirilemiyor. İçe kapanmacı bir tutuculuğun peşine takılmak, ana eğilim olmaya devam ediyor.

Peki, Türkiye’nin, “solun dışında kaldığı bir değişim” yaşadığını söylemek, çok mu acımasız bir değerlendirme olur?

Bu konular, önümüzdeki dönemde, çeşitli yönlerden tartışılmaya devam edecek… Umarız, yeni kuşak solcular, genç solcular; artık hiç bir devrimci özelliği kalmamış bizim kuşağın tutucu solcularının yarattığı kabuğu kırabilecek yeni bir enerji ortaya koyabilirler.