Bu hangi PKK?

Tokat'taki pusuyu ilk duyduğumda, saldırının yapıldığı bölgeyi de dikkate alarak 'Bunu PKK yapamaz' diye düşünmüştüm. DTP'nin kapatılma davasının sürdüğü ve açılım tartışmalarının şiddetlendiği bir dönemde PKK tarafından böyle bir eylemin gerçekleştirilmesine az ihtimal vermiştim.

Tokat’taki pusuyu ilk duyduğumda, saldırının yapıldığı bölgeyi de dikkate alarak ‘Bunu PKK yapamaz’ diye düşünmüştüm. DTP’nin kapatılma davasının sürdüğü ve açılım tartışmalarının şiddetlendiği bir dönemde PKK tarafından böyle bir eylemin gerçekleştirilmesine az ihtimal vermiştim. Yanılmışım. (DTP hakkındaki karar bu yazıyı yazdığım sırada açıklanmamıştı.
Bu nedenle sonucun ne olduğunu veya olacağını bilmeden yazıyorum.) Tokat’ta 7 askerin
pusuya düşürülerek öldürülmesinin PKK tarafından üstlenilmesi, bu bağlamda tamamen yeni
bir duruma işaret ediyor.
‘Açılım’ sürecinin başlangıcından bu yana Türkiye’nin batısında yükselen milliyetçi tepkiler ortada... PKK’nın Tokat pususunun bu tepkileri güçlendirici ve kışkırtıcı yönde etki yapacağı ortada olan bir şeydi... DTP davasının sürdüğü bu kadar kritik bir dönemde, doğuracağı tepkileri ve Türkiye’nin batısında oluşturacağı isyan potansiyelini herkesin öngörebileceği böylesine vahşi bir katliama girişmekle PKK neyi amaçlıyor?
***
Mantıksal olarak bakıldığında, PKK’nın DTP’nin kapatılmasını istediği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor... DTP’nin kapatılması durumunda, ‘açılım’ süresince Kürtler içinde meşru bir muhatap kalmayacak. Tabii bunun sonucunda da, Kürt kimliği konusunda duyarlı olan çevrelerdeki umutsuzluk artacak ve Kürtler içindeki ‘şiddet’ eğilimi güç kazanacak.
Aslında, son dönemde, hem DTP içinde, hem de Kürtlerin genelinde, silahlı eylemlerin Kürtlerin demokratik taleplerinin gerçekleştirilmesi konusunda bir yarar sağlamadığı, tam tersine bu taleplere zarar verdiği fikri yaygınlaşıyor. Soruna siyasi bir çözüm bulunabileceği umudu da artıyor.
PKK sanki bu psikolojinin daha da güçlenmesinden endişeye kapılmış durumda. DTP’nin (kapatılmaması halinde) açılım süreci ilerledikçe giderek güçlü bir muhatap haline dönüşme ihtimal yüksek. Bu ihtimal, PKK çevrelerinde, kendilerinin devre dışı kalacakları, hatta PKK’nın bir süre sonra ‘misyonunu tamamlamış bir örgüt konumuna gelebileceği’ gibi korkular doğuruyor olabilir.
Açılım sürecinin en hassas ve kritik noktası, ‘muhatap’... DTP’nin bazı yöneticileri, muhtemelen PKK’dan gelen taleplerin ve baskıların da etkisiyle ‘muhatap Öcalan’ deme gereğini duydular. Türkiye’nin Batısı’nda oluşacak tepkileri bilmelerine rağmen bu tutumu sürdürdüler.
Bu konuda, DTP içinde iki farklı dil göze çarpıyor. Bazı yöneticiler, ‘Öcalan bu süreçte olumlu rol oynayabilir, onu da dikkate almak gerekir’ şeklinde daha kontrollü sayılabilecek bir üsluba eğilim gösterirken, bazı yöneticiler, ‘muhatap Öcalan’dır’ demeyi tercih ediyorlar.
Kandil ve Öcalan ise, ‘Muhatap DTP de olabilir’ diyerek muğlak bir ifade kullanmayı tercih etti. Bugünün Türkiye’sinde ve bu psikolojik ortamda, DTP’nin yok sayılması mümkün
olamıyor. DTP, hem kendi içindeki aksaklık ve uyumsuzluklara, hem de dışsal koşullardaki olumsuzluklara rağmen, seçimle gelmiş meşru bir temsilci olarak varlığını ‘konunun tarafları’na kabul ettirebilmiş bir oluşum.
Tabii şu noktayı da göz önünde bulundurmakta yarar var: Tek bir PKK’dan söz etmek, (Türk milliyetçilerinin kafasındaki imajın tam aksine) o kadar da kolay değil. Kongra-Gel’in eski başkanı Zübeyir Aydar’la geçen ay Brüksel’de karşılaştığımıza, o da bu farklılıklara dikkat çekmişti.
Zübeyir Aydar, PKK’nın durumunu değerlendirirken, ‘Kandil’, ‘İmralı’, ‘yurtdışı’, ‘Türkiye’nin içi’ olmak üzere çok değişik merkezlerin ve eğilimlerin PKK’nın kararlarında etkili olduğunu dile getirdi. Öcalan’ın çağrısı üzerine gerçekleşen Kandil’den inişlerin ardından, PKK içindeki değişik eğilimlerin değişik tepkiler verdiğine vurgu yaptı.
***
‘Açılım’ sürecinin en ilginç boyutlarından biri, PKK çevrelerinden gelen, ‘bizi tasfiye etmek istiyorlar’ değerlendirmeleri. Bu değerlendirmeler hem Öcalan’ın açıklamalarına yansıdı, hem de DTP yöneticilerinin kullandıkları üslubu etkiledi.
Tokat’taki acımasız pusu, PKK’dan gelen bir ‘ben hâlâ varım ve gerekirse böyle şeyler yaparım’ mesajı olarak okunabilir. Ancak, belirttiğimiz gibi, hem bölgedeki dengeler, hem de Kürt halkı içinde öne çıkmakta olan eğilim, ‘silahların artık susması’ yönünde.
Eğer Türkiye’ye egemen olan irade süreci doğru yönetebilir, PKK’ya yönelik tepkiyi Kürt halkını hedef alan bir baskıya dönüştürmez ve demokratikleşme iradesinin sürdürülmesi
noktasında ısrar ederse, ‘açılım’ da, Kürt toplumundaki şiddetten uzaklaşma eğilimi de
devam eder. Hatta, şiddeti ihya etme yönündeki çabalar marjinalleşebilirler.

NOT: PKK merkezinin Tokat’taki pusu konusunda yapmış olduğu “Anakarargah Komutanlığımız tarafından herhangi bir talimat verilmemesine rağmen, Dersim eyaletimize bağlı bir birimimiz kendi inisiyatifiyle yaptı” açıklaması, 1993 yılındaki 33 askerin öldürüldüğü Bingöl pususundan sonra gerçeklemiş olan gelişmeleri akla getiriyor.
O zaman da PKK merkezi ve Öcalan tarafından benzer şekilde dolaylı olarak üstlenilmiş olan pusu, daha sonra, ‘Bizim haberimiz yoktu, Şemdin Sakık kendi inisiyatifiyle yaptı’ denilerek reddedilmişti. Sonraki yıllarda, Ergenekon dosyası dahil olmak üzere ortaya çıkan bir çok bilgi ve bulgu, Bingöl  pususunun devlet içindeki bazı güçlerle bağlantısı olduğu yönündeki şüpheyi artırdı.
Bu gibi noktaların da bir kenara not edilmelerinde büyük yarar var... Bu gibi şüpheler üzerinden bir araştırmaya ve sorgulamaya girişilirse, olayın arka planındaki olası birtakım karanlık hesapların ve bağlantıların aydınlatılması söz konusu olabilir.