Çıldırmadıysak eğer...

Siyasi kamplar arasındaki öfke ve suçlama, çığrından çıkmış durumda. Çatışan taraflar, haklılıklarına öylesine "inanmış" haldeler ki; karşı tarafı hainlikle, satılmışlıkla suçlamanın dışındaki yaklaşımlar unutuluyor.

Bombalar patlıyor, toplu katliamlar yaşanıyor, güvenlik güçlerine yönelik saldırılar artıyor, ülkenin değişik yörelerinde, gençlerimizin cenazeleri kalkıyor. Devlet, geniş çaplı operasyonlara başvuruyor, gözaltılar ve tutuklamalar artıyor.

"Eski Türkiye" günlerine dönme hissi, yaygınlık kazanıyor.

Siyasi aktörler; toplumsal gerilimi artıran, iç hesaplaşmayı kızıştıran dil kullanmaktan, geri durmuyorlar. Suruç'taki katliamı IŞİD'in yapmış olduğunun ortaya çıkmış olmasına rağmen; taraflar, hala, "sen yaptın, yok sen yapmış olabilirsin" diyerek birbirlerini suçlamayı tercih ediyorlar. 

PKK, yeniden elinde silahla sahnede. Şiddeti, bir araç olarak, gündeme sokuyor. Devletin karşılığı da klasik: Tutuklama ve karşı saldırı…

Dünden bu yana, İncirlik'in ABD uçaklarının kullanmasına açılması gündemde. Bölgesel tansiyon yükseliyor. Türkiye, bölgesel çatışmanın kıyısında. İçine çekilmesi yönündeki baskı artıyor.

Belli ki; uluslararası güçlerin devreye girdiği, Ortadoğunun bütün taşlarının yerinden oynadığı bir dönemin tam ortasındayız. Kimin ne dediği, nerede başlayıp nerede durabileceği; henüz netleşmiş değil.

Kimin eli kimin cebinde belli değil. Tüm dünyanın kafasını karıştıran bu “düğüm”ün ortasında, bizim açımızdan net olan şu: Sınırımızda, ağır bir çatışma ortamı var. Çatışma, içeriye de, kesintisiz olarak, yansıyor.

BİR DURUP SAKİNLEŞELİM

“HDP ile AK Parti arasındaki suçlama düellosu”; belki daha sakin bir ortamda, üzerinde fazla durulmadan geçilebilecek bir konu olabilirdi. Ancak bu kez durum farklı. İnsanlarımız ölüyor, yeniden PKK yol kesiyor. IŞİD'in, nerede ne zaman harekete geçeceğini, bilemiyoruz. Korku verici bir kargaşalığın, acımasızlığın içinde yaşamaya alışmaya başlıyoruz.

Demokratik ve barışçı bir ortamda yapılmış seçimlerin ardından, henüz bir koalisyon hükümeti arayışı içindeyken; bombaların arasına düşmüş bulunuyoruz. Mayınlı tarlalar çoğalıyor.

Böyle zamanlar, “ortak akıl”ı harekete geçirmenin zamanıdır. Çatışmayı değil uzlaşmayı zorlamanın zamanıdır.

Dün tanık olduğumuz siyasetçi dili, korku verici ve kışkırtıcı bir dil. Tırmanarak sürüyor.

NE YAPILABİLİR?

Zor zamanlar; yeni çözümler bulmak için de, bir imkan haline dönüşebilir. Şimdi bir hükümet arayışı var. Umuyoruz ve bekliyoruz ki, Türkiye'nin iki büyük partisinin temsilcileri, çatışma ve görüşmeleri çıkmaza sokmak yerine, uzlaşma ve uyuşmayı tercih etsinler. Kendi siyasi hedeflerinden ödünler vererek, bir ortaklık yolunu bulmaya yoğunlaşsınlar.

Koalisyon bu zor durumu aşmak için bir imkan haline dönüşebilir. Ancak yapılabilecek başka şeyler olduğu da bir gerçek.

Örneğin hükümetin ve hatta Cumhurbaşkanı'nın yapabilecekleri şeyler, atabilecekleri bazı adımlar olabilir.

Siyasette şiddet dilinin durdurulması bir yol olabilir. Başbakan, parti liderlerini bir masa etrafına toplayabilir. Onları gelişmeler konusunda bilgilendirebilir. Dış politika ve terör konusunda nasıl bir ortak tavır alınabileceğine ilişkin bir yöntem, bir diyalog kapısı oluşturmaya çalışabilir.

Gerçekten de eğer çıldırmadıysak, hala yapılabilecek şeyler olduğunu düşünmeliyiz.

PKK örneğin, bu saldırıları tırmandırarak ne elde etmek istiyor? Nereye kadar bu saldırıları sürdürmeye devam edecekler? Bu bir tehdit çıkışı mı yoksa bir iç savaş hazırlığı mı? Bunun Kürt halkına ve HDP'ye oy veren milyonların beklentilerine yönelik bir karşılığı olduğunu söyleyebilirler mi?

ÇÖZÜM SÜRECİ

Çözüm süreci bir barış süreciydi. Şimdi çözüm sürecinin yeniden devreye girmesi için, çözümsüzlük içine yuvarlanmamız mı gerekiyor?  

Toplum umut ve beklenti içinde. Sokakta karşılaştığımız insanlar, "ne oluyor?" diye endişe içinde sorular soruyorlar.

Siyasi kamplar arasındaki öfke ve suçlama, çığrından çıkmış durumda. Çatışan taraflar, haklılıklarına öylesine “inanmış” haldeler ki; karşı tarafı hainlikle, satılmışlıkla suçlamanın dışındaki yaklaşımlar unutuluyor. Sağduyu ve sakinlik; bazen, umursamazlık olarak bile yorumlanabiliyor.

Çıldırmadıysak eğer, biraz durup düşünelim. Üretilen karşılıklı düşmanlığın, kime ne yarar getireceğini, bir hesap edelim.

Umalım ki, toplumun genel sağduyusu, siyasetin yeniden yoluna girmesi için bir ağırlık oluşturabilsin.