Dedem bana 'Tunuslu' derdi

Bayramları en sevdiğim iş, ilk önce Tarsus'un o zamanki bakırcılar çarşısında dükkânı olan dedemin elini öpmeye gitmekti. Mehmet Emin dedem annemin babasıydı. Babamın babası Kürt Hüseyin'i ben hiç tanımadığım...

Bayramları en sevdiğim iş, ilk önce Tarsus’un o zamanki bakırcılar çarşısında dükkânı olan dedemin elini öpmeye gitmekti. Mehmet Emin dedem annemin babasıydı. Babamın babası Kürt Hüseyin’i ben hiç tanımadığım gibi babam da hayal meyal hatırlıyordu. Hüseyin dedem Birinci Dünya Savaşı’nda Yemen’e gitmişti. Babaannem ondan bir daha hiç haber alamamıştı. Bu nedenle babam ve amcalarım, bir gün babalarının döneceğine inanarak yıllarca onun yolunu gözlemişlerdi.
Emin dedem az konuşurdu. Onun dükkânında körük çekmeyi çok severdim. Çocukluğumda çok yaramazdım. Bir gün annem bir ağacın tepesinden indirir, bir başka gün anneannem elektrik direğine tırmanırken yakalardı. Sürekli kaybolurdum, mahallenin birinde bulurlardı beni.
Babam, Demokrat Parti 1950 yılında iktidara gelinceye kadar Tarsus’ta Milli Emlak memuruydu.
DP gelince daha küçük bir ilçeye sürüldüğü için istifa etmişti. Babam memurken köylere keşfe gidermiş. Ben hayal meyal hatırlıyorum. Ben de meraklıyım ya kendime göre yollara düşer babamın keşfe gittiği köylere doğru yola çıktığımı sanarak kaybolurmuşum.
Emin dedem benim sürekli kaybolmalarımı görünce anneme, “Siz bu çocukla çok uğraşacaksınız. Büyüyünce onu Adana’dan, Mersin’den zor getireceksiniz” demişti. Tabii o günün uzak diyarlarını dedem, Adana Mersin olarak anlıyordu. Nereden kestirebilirdi ki, bir gün Çin’e bir gün Avustralya’ya gideceğimi... Dönemler ve kuşaklar arasındaki vizyon ve olanak farklılığını ortaya koyan bundan daha dolaysız bir örnek herhalde kolay kolay bulunamaz...
Bununla birlikte, dedemin vizyonu da her konuda Mersin-Adana hattıyla sınırlı değildi, hatta Anadolu’yla bile sınırlı değildi. Dedem, bir anlamda “yurtdışında eğitim” görme fırsatı bile bulmuştu. O zaman gemiyle rahatça gidilebildiği ve bir Osmanlı şehri olduğu için Kahire’nin El Ezher Üniversitesi’nde okumuştu. Yani şu anki koşullarda yurtdışında olan ve vize alınmadan gidilemeyen Kahire, o dönemde ‘yurtiçi’ndeydi. O dönemde, yurtdışı eğitim danışmanlığı şirketlerine gitmeniz gerekmiyordu; bir gemiye binmeniz, farklı bir coğrafyada, farklı bir dilde, farklı bir kıtada eğitim görmeniz için yeterli oluyordu. Kendisi eğitime ve okumaya önem
verdiği gibi çocuklarının da okuması için gayret etti.
7 çocuğundan 5’i kızdı. Hepsini okutmaya çalıştı.
***
Bayramları, anneannemle dedemin Tabakhane mahallesindeki evleri dolar taşardı. 7 çocuk,
o 7 çocuğun çocukları bir orduya yakındık. İrili ufaklı çocuklar dedemin ve anneannemin önünde kuyruğa girer, el öpmek üzere sıramızı beklerdik.
Dedem bayramları iyi para verenlerdendi.
Bu nedenle onun elini daha bir iştahla öperdik. Hepimize bir şeyler söyler, çok sayıda torununu görmekten mutlu olurdu. Sıra bana gelince “Gel bakalım Tunuslu” derdi. Ben onun çıraklarından birisi olduğum için aramızda daha bir yakınlık vardı.
Tunus neresiydi, dedem bana neden Tunuslu derdi, o zaman sormayı akıl edemedim. Zaten o yaşımda bunu anlamam da mümkün değildi. Dedem, Namrun yaylasında, bir öğle namazının ardından caminin
bir kenarında uzanırken felç oldu. Bir yılın sonunda genç yaşında onu kaybettik.
Kara kuru ince cılız bir çocuktum. O nedenle mi bana Tunuslu derdi diye düşündüğüm oluyor bazen. Tabii olayı şu açıdan değerlendirmek de mümkün... Dedem bir imparatorluğun yurttaşıydı. O İmparatorluk bir dünya imparatorluğuydu. İçinde Tunuslusu da vardı, Cezayirlisi de, Macar’ı da...
Osmanlı İmparatorluğu miadını doldurduğu için dağıldı. ‘Vay şuralar da bizimdi’ demeyi bu nedenle pek anlamlı görmüyorum. ‘Şunlar yapılsaydı İmparatorluk dağılmazdı’ demenin de bir esprisi yok.
***
Bir bayram sabahındayız. 33 yılda bir aynı güne denk geliyor bayramlar. Yaşım neredeyse bayramların iki devir yapmasına yakın bir noktaya geldi.
Dedem de, babam da benden çok genç öldüler.
Babam biraz Osmanlı biraz Cumhuriyet çocuğuydu... Dedem gibi notları eski Türkçe harflerle tutardı. Oyun oynarken rakamları eski Türkçe yazardı. Bizden önceki kuşaklar bu nedenle iki dönemi de bir arada yaşamışlardı.
1900’lü yılların başında Osmanlı hâlâ bir süper devletti, bir dünya imparatorluğuydu. Anadolu,
2 milyona yakın Ermeni’nin, 2 milyona yakın Rum’un da yaşadığı tam anlamıyla çok kültürlü, çok renkli bir zenginlik içinde yaşıyordu. Ticaret, el sanatları, tarım, hayvancılık, halıcılık, ipekçilik gelişmişti. Bizden
önceki kuşaklar bu zenginliği yaşadılar...
1915 Ermeni Tehciri, ardından 1923 Rum müdabalesi Anadolu’yu tam takır bir hale getirdi. Anadolu bu renklerini kaybederken zanatkarını, tüccarını, üreticisini, okur-yazar insanlarını da kaybetti.
Dedem bana boşuna ‘Tunuslu’ dememişti, çünkü o bir imparatorluğun üyesiydi.
Şimdi yeni bir dünyada yaşıyoruz. Ölçüleri, zenginlikleri, engelleri ve sınırları her açıdan daha farklı.
Bayramınız kutlu olsun.